İlk insan hakları Beyannamesi… Veda Hutbesi

İlk insan hakları Beyannamesi… Veda Hutbesi

          Hicretin onuncu yılında, 140 bin kişiye irad edilen Hz. Peygamberin Veda Hutbesi temel bir kanun olarak insanların hak ve vazifelerini özetlemektedir.

           Sevgili Peygamberimiz bu hutbeyi irad ettikten üç ay sonra vefat ettiğine göre, bu hutbe onun hakiki vasiyetidir. Zira veda hutbesi Hz. Peygamberin 23 yılda yaptığı ilahi mesajın kısa bir özetidir.

            Hz. Peygamber 14 Asır evvel insanların kız çocuklarını diri diri toprağa gömdüğü bir dönemde: “Ey insanlar! Kanlarınız, mallarınız, haysiyet ve şerefiniz kutsal ve saygındır” demek sureti ile bütün insanlara yaşam dokunulmazlığı vermekteydi. Müminlere hitap ettiği halde “ey insanlar!” diye sözüne başlaması bunun göstergesidir.

          Yine kadınların bir meta olarak görüldüğü topluma: “ ey insanlar! Kadınlarınızın haklarına riayet etmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Kadınlara en iyi şekilde davranıp muamele ediniz. Zira sizin en hayırlınız kadınlara en iyi davranandır.” Demek sureti ile kadına verilmesi gereken hakkı 14 Asır önce vermiştir. Bu hak yalnız Müslüman olan kadınlar için değil bütün kadınlar içindir. Zira bunu söylerken sözünü yine “ey insanlar!” diye başlamıştır.

           Kölelerin insan sınıfından sayılmadığı, soyluların kendilerini halktan kabul etmediği bir hayat anlayışında “ ey insanlar! Rabbiniz birdir. Ceddiniz birdir. Hepiniz Adem’den türemiş kişilersiniz. Bir Arabın Arap olmayana bir üstünlüğü yoktur. Allah indinde en makbulünüz o’ndan en çok korkup çekinenizdir” sözü ile kimsenin kimseden bir üstünlüğü olmadığını ortaya koymaktaydı.  Nitekim bu sözleri sarf eden iki cihan efendisi Hz. Peygamber İslam’ın bir çağrısı ve şiarı olan ezanı ilk defa, köle olan siyah bir insana okutmuştur.

             Hz. Peygamber 14 Asır evvel bunu ortaya koyarken asrımızda hala siyah-beyaz çatışmasının yaşanması hele 50 yıl öncesine kadar siyahların beyazlarla beraber aynı otobüs’e binememesi, bindiğinde de beyazlara saygı babından ayağa kalkıp onlara yer vermek zorunda kalması o büyük insanın getirdiği mesajın ne büyük ve doğru olduğuna sanırım yeter.

            Yine “ey insanlar! Ne zülüm yapın ne de zülme uğrayın bundan böyle kan davaları da kaldırılmıştır” hitabı bütün insanlığa bir çağrıdır.  Hangi inançtan hangi renkten kabileden ülkeden olursa olsun fark etmeksizin kişinin zülüm yapması yasaklanmıştır. Aynı şekilde kişinin hayatına son veren kan davalarının da kaldırılması emrediliyor. Fakat maalesef 21 Asırda bu ayıp hala varlığını korumaktadır. Üzülerek de ifade edelim daha çok da İslam ülkelerinde varlığını devam ettirmektedir.

             Hz. Peygamberin bu hutbesi yalnız Müslümanlara tebliğ edilmiş sıradan bir hutbe değildir. Bilakis bütün insanları kapsayan tarihi bir hutbe ve bir insan hakları evrensel beyannamesidir. Hutbede geçen “ey insanlar!” kelimesi bu hutbenin veya beyannamenin evrensellik yönünü, yani bütün insanlara şamil olma özelliğini ortaya koymaktadır. Çünkü bu kelime ile Hz. Peygamber, sadece huzurundaki Müslümanları değil, orada bulunmayan gayr-i Müslim insanlara da seslenmeyi hedeflenmiştir.

             İslam dini, insan haklarını 632 yılında tüm dünyaya böyle ilan etmişken, bugün ülkelere refah, barış, insan hakları… Götüreceklerini iddia edenler insan haklarıyla yeni yeni tanışmaya başladılar. Bu tanışmaları İlk defa 1215 yılında Manga Charta anlaşması ile olmuştur. Hem de tam bir tanışma sayılmayacak bir şekilde. Çünkü bu anlaşma kral ile halkı arasında değil, kral ile halkı temsil eden lordlar arasında imzalanmış bir takım hak ve yükümlülükleri ihtiva etmektedir.

                 Batı da 1789 Fransız ihtilali ile birlikte insan hakları gündeme gelmiş ve insan hakları beyannamesi imzalanmıştır. İnsan hakları, batıda Birleşmiş Milletlerin 1948 yılında hazırladığı insan hakları Evrensel Beyannamesi ile nihai şeklini almıştır. Batıdaki insan hakları 1215 yılına kadar götürülse bile veda hutbesi bundan 583 yıl öncesine dayanmaktadır. Bu açıdan bakıldığında veda hutbesi dünya tarihinde ilk insan hakları anlaşması kabul edilmektedir.

 

Soru ve Cevaplar

Bir tüccarın satmak gayesiyle aldığı gayr-ı menkule zekat düşer mi?

     Bir tüccar alış veriş yaparak kazanç elde edip dükkan ve bina gibi şeyler satın alırsa, şayet satmak üzere satın almışsa tabiatıyla ticaret eşyası olduğundan yıl sonunda yanında mevcut bulunan bütün ticaret malıyla birlikte hesaplayarak zekatını verecektir.

     Yoksa ticaret için değil, satın aldığı şeylerde oturmak veya kiraya vermek üzere satın almış ise artık ticaret malı sayılmadığından zekata tabi değildir. Ancak onlardan elde edilen kazanç nisaba bağlı olursa ve yanında bir yıl kalırsa zekatını verecektir.

 

Ramazan ayında oruç tutmayan namaz kılmayan kimsenin imanı zarar görür mü?

         Ehl-i Sünnet inancına göre, amel imandan cüz değildir. Bu itibarla, dinden olduğu kesinlikle bilinen hükümlerin aslını inkar etmemek şartı ile, bir kimsenin dinî hükümlere riayet etmemesi yani namaz kılmaması, oruç tutmaması onu din sınırları dışına çıkarmaz. Yani kâfir yapmaz.

         Ancak dinin emir ve yasaklarına uymayan bu kişi günahkâr olur.  İşlediği günahtan dolayı tövbe etmez veya Allah Teala da affetmezse ahirette cezasını çeker.

         Fakat şunu da unutmayalım ki taviz tavizi doğurur misali kişi günah işleye işleye artık günahlara aldırmaz hale gelir. Öyle bir seviyeye gelir ki Allah muhafaza onun için iman olmuş olmamış pek bir anlam ifade etmez. Nitekim sevgili Peygamberimiz bir hadis-i Şeriflerinde şöyle buyurmaktadır. “Kul bir günah işlediği zaman bu işlediği günahtan dolayı kalbine siyah bir leke düşer tövbe derde bundan dolayı pişman olup rucü ederse kalbindeki bu siyah leke silinir gider. Şayet tövbe etmese bu siyah leke zamanla işlenen günahlardan dolayı kalbin her tarafına sirayet eder o zaman da kalp kararır ve katılaşır.”

           Binaenaleyh günah işlemek kişiyi imandan etmiyor diye günahlara karşı vurdumduymaz olmamak gerekir. Bilakis hayatın her alanında ve zamanında günahlardan kaçınmamız gerekir.

 

İlaçlı bant kullanmak orucu bozar mı?

      Deri üzerindeki gözenekler ve deri altındaki kılcal damarlar yoluyla vücuda sürülen yağ, merhem ve benzeri şeyler emilerek kana karışmaktadır. Ancak cildin bu emişi, çok az ve yavaş olmaktadır. Diğer taraftan bu yeme içme anlamına da gelmemektedir.

      Bu itibarla, deri üzerine sürülen merhem, yapıştırılan ilaçlı bantlar orucu bozmaz.  Ancak imkan varsa iftardan sonra yaptırmak daha doğrudur.

 

Hisse senetleri zekata tabî midir?

     Alınıp satılan hisse senetlerine yatırım yapan kişinin, sahip olduğu hisse senetlerinin değeri, nisap miktarına ulaşmışsa ve üzerinden bir yıl geçmiş ise 1/40 oranında zekatını vermesi gerekir.

 

Göze merhem sürmek oruca zarar verir mi?

         Oruçlu olan kimse gözüne merhem sürebildiği gibi damla da damlatabilir Bunun için hiç bir mani yoktur. Oruca zarar vermez.

 

Burun damlası orucu bozar mı?

       Burun damlası orucu bozar. Çünkü burundan akıtılan ilaç boğazdan genize aşağı iner. Boğaza girdiği için de tıpkı bir şey içmiş gibi kabul edilir ve orucu bozulur.

 

Günün Ayeti

“Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır.”

 

Günün Hadisi

Kim iman ederek ve sevabını Allah’tan umarak oruç tutsa önceki günahları affedilir.

 

Günün Sözü

Cimri zengin, cömert yoksuldan daha yoksuldur.

Hz. Ali

 

Günün Duası

Ya rabbi bizi orucun ve namazın şefaatine nail olan kullarından eyle.

 

Ramazan Kavramları

Sadaka-i Cariye Nedir?

Öldükten sonra da, amel defterimize sevap yazdıran sadakadır. Sadaka-i cariye, cami, çeşme, yol yapmak, ağaç dikmek, faydalı ilmi eser bırakmak gibi insanlara faydası dokunan her çeşit iyi işlerdir.

 

Günün Nüktesi

Sizden daha fazla veren var

 Hz. Ebu Bekir’in halifeliği sırasında Medine’de büyük bir kıtlık baş göstermişti. Halk ekmek yapmak için buğday bulamaz olmuştu. Hz. Osman da bu sırada Şam’a bir ticaret kafilesi göndermiş, oradan yüz deve yükü buğday satın alarak Medine’ye getirmişti. Bu miktar, halkın buğday ihtiyacını karşılayabilecek kadardı.

            Bazı tüccarlar derhal Hz. Osman’a müracaat ettiler. Şamdan getirdiği bu buğdayı satın almak istediler. Buğdayın bir ölçüsüne 4 dinar veriyorlardı. Hz. Osman, “Sizden daha fazla veren var” dedi ve buğdayı hiç kimseye satmak istemedi. Tüccarlar bu durumda teklif ettikleri fiyatı artırdılar. Fakat yine Hz. Osman’dan, “Sizden daha fazla veren var” cevabını aldılar. Nihayet buğdaya verebilecekleri en yüksek fiyatı verdiler. Fakat yine Hz. Osman’ın ağzından “Sizden daha fazla veren var” sözünden başka bir laf çıkmıyordu. Bazıları onun bu tutumunu, fırsat düşkünlüğüne ve çok kazanma hırsına bağlıyordu. Konuyu Halife Hz. Ebu Bekir’e anlatmaya karar verdiler. Ondan Hz. Osman ile aralarını bulmasını istediler.

            Halifenin huzuruna çıkarak durumu olduğu gibi anlattılar. Hz. Ebu Bekir anlatılanları sonuna kadar dinledi ve onlara, “ Bu işte bir gariplik var” dedi. “Bana öyle geliyor ki siz Hz. Osman’ın sözünü iyi anlayamadınız. O, halkın ihtiyacını fırsat bilip ondan kâr ve çıkar elde edecek kimse değildir. Böyle davranışının mutlaka bir hikmeti vardır. Haydi, beraber gidip konuyu bizzat kendisinden öğrenelim” dedi.

         Hep birlikte Hz. Osman’ın yanına vardılar. Hz. Ebu Bekir tüccarların anlattıklarını Hz. Osman’a söyledi. Ona malını niçin verilen fiyata satmadığını sordu. Hz. Osman’ın bu soruya cevabı şaşırtıcıydı. Hz. Osman sadece Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için buğdayı yoksullara ücretsiz dağıtacağını söyledi.

 

 

Peygamberlerin Sıfatları

Tebliğ:

“Peygamberlerin Allah'tan aldıkları emirleri ve yasakları üm­metlerine eksiksiz iletmeleri” demektir. Tebliğin karşıtı olan gizlemek (kitmân) peygamberler hakkında düşünülemez. ".

 

Ramazan Manileri

Onbir ayın sultanı
Kıymetlidir her ânı
Süslersin şu cihânı
Hoşgeldin yâ Ramazan!

 

Rabbimizin nîmeti
Ölçülür mü kıymeti?
Bu ayda müminlere
Saçar bolca rahmeti.

 

Adana Camileri

ULU CAMİ VE KÜLLİYESİ 
adana ulu cami ile ilgili görsel sonucu

      Selçuklu, Memluk ve Osmanlılar devrine ait mimari karakterleri üzerinde toplayan bu eserin, Üç ayrı kitabesinden ilk defa 1513 yılında Ramazanoğlu Halil Bey tarafından inşaatına başlanıldığı,1541 yılında Halil Bey’in oğlu Piri Mehmet Paşa tarafından bitirilerek ibadete açıldığı anlaşılmaktadır. Bu eser, Adana’nın en büyük camii ve tarihi yapısı oluşu bakımından büyük önem taşımaktadır. Cami sekizgen gövdeli mimarisi, çift renkli taşları ve 16. yüzyıl çinileri ile ünlüdür. Caminin duvarları siyah ve beyaz mermer bloklarıyla süslüdür.

     Selçuklu üslubundaki batı kapısında iki yılan kabartmalı bir kubbe ile bir de yazıt bulunmaktadır. Kuzey duvarı üzerine oturtulmuş bir müezzin mahfili bulunmaktadır. Kıble duvarı ve kara mermerle çevrili mihrabın üstü yarım ay biçimindedir. Beyaz mermer minberdeki yazıtta Piri Mehmet Paşa’nın adı geçmektedir. Caminin doğusunda Medrese (1540), güneydoğusunda Ramazanoğlu Türbesi (1541), Vakıf Sarayı (Harem Dairesi) ve Tuz Hanı (Selamlık Dairesi), güneyinde Ziya Paşa Parkı ile Ziya Paşa’nın Mezarı bulunmaktadır. Ramazanoğlu Beylerinden Piri Bey’in yaptırdığı diğer eserlerle beraber Ulu Cami Külliyesi oluşmuştur. 
      27 haziran 1998 depreminde hasar gören cami ve külliyesinin onarımı, 1998-2004 yılları arasında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce tamamlanarak 2004 yılı içerisinde ibadete açılmıştır.

 

YORUM EKLE