Vebal almayın!


Bu makale 2017-03-09 22:14:52 eklenmiş ve 531 kez görüntülenmiştir.
Mert Akdemir

Vebal almayın!

 

 

Hayvanlar doğal döngü gereği üremesini devam ettirmektedir. Bu üreme sayesinde doğal ortamlarındaki doğal denge olağanüstü bir düzen içinde işlemektedir. Bazen  bu doğal denge insanların müdahalesi ile karşı karşıya gelir. Müdahale sonucunda insanlar üstün geldiğinde doğal denge bozulmaya başlar. Doğadaki bu denge zincir gibidir. Hepsi birbiriyle bağlantılı ve döngülüdür. İnsan müdahalesi ile bu zincir kırılmaya ve işlevsiz duruma gelmeye başlar.

İnsanların hayvanları evcilleştirme tarihine kısaca değinmekte yarar vardır. Evcilleştirmenin ilk adımları, bun­dan tam 12 bin yıl önce, Neolitik Çağ'da görülüyor. İlk evcilleştirilmiş hayvanlara Ortadoğu'da, özellikle Suriye ve Filistin'de rastlanıyor, in­san göçleriyle birlikte Avrupa ve As­ya'ya yayılıyor. Ancak şaşırtıcı olan, insanoğlunun böyle bir çabaya gir­mesinin nedeninin, beslenmeyle uzaktan yakından alakası olmaması... Gerçekten de, Neolitik Çağ'ın insan­ları, bugün bile yakalayamadığımız, müthiş bir bolluk içinde yaşıyorlardı. Avcılık, onlara ihtiyaçlarının çok üs­tünde et sağlıyordu. Ayrıca, doğa bu­günkü kadar kirlenmiş ve tahrip edil­miş değildi; bu nedenle sebze, meyve  ve ot konusunda da en küçük bir problemleri yoktu. Etnologlara göre, evcilleştirme şöyle bir evrim izliyor:

M.Ö. 12.000 yılında insan, ilk olarak köpeği,

M.Ö. 7000 yıllarında domuzu ve ke­çiyi,

M.Ö. 6300-6500 yıllarında inek ve koyunu,

M.Ö. 3500 yıllarında ke­diyi ve

M.Ö. 3000 yıllarında da at, eşek ve deveyi evcilleştiriyor.

Evcilleştirilmiş hayvanlar söz konusu olunca köpekler ve kediler insan yaşamı için olmazsa olmazların başında gelmektedir. İnsanlık uygarlığının başlamasından bu yana kediler ve köpekler insanların hep  yanında olmuştur. Köpekler ortalama olarak 12.000 yıl önce insanlar tarafından doğal yaşamından kopartılıp evcilleştirilmiştir. Yani insanlığın en eski ve ilk evcilleştirdiği hayvanların başında gelmektedir. BU tarihsel süreç boyunca gelişen ikili ilişki sonucunda köpekler ve kediler insanların en yakın dostu konumuna gelmiştir.

Köpeklerin doğal ortamlarından kopartılıp evcilleştirilmesinin olumlu yanları olduğu gibi bazı olumsuz yanları da olmuştur. Özellikle de şehirleşmenin giderek arttığı yıllardan bu yana hızla üreyip çoğalan kedi ve köpekler insanların yaşamı içinde bazı uyumsuzlukları da beraberinde getirmektedir. İnsanların yaşamı ile kedi ve köpeklerin yaşamını uyumlu biçime getirebilmek için birçok yol vardır. Bunların başında insanları eğitmek ve hayvan sevgisi aşılamak, hayvanları denetimli üreme altına almak gibi çözüm yolları vardır. Burada kilit nokta hayvanların üremesini denetim altına almaktır. Çünkü hayvanlar inanılmaz bir hızla üremekte ve sayıları çok kolayca artmaktadır. Bir köpek yaşamı boyunca 60.000 köpeğin doğumuna neden olmaktadır. Bu sayı göz önüne alındığında üreme denetim altına alınmazsa çok büyük sorunlar olacaktır.İşte burada devreye kısırlaştırma girmektedir. Hayvanları kısırlaştırarak sayı denetim altına alınmaktadır. Kısırlaştırma soyu tüketme değil sayıyı denetim altına almaktır. Zaten istesek de soyu tüketmeye yönelik bir teknoloji hiçbir dünya ülkesinde yoktur. Avrupa ve Amerika gibi gelişmiş bölgelerde bile kedi ve köpeklerin soyları tüketilememektedir.

Türkiye’de ise 5199 sayılı Hayvanları Koruma Yasası gereği sayıyı denetim altına almak, insanlarla hayvanların arasındaki uyumu sağlamak ve hayvanlara daha sağlıklı bir yaşam sunmak amaçlı il ve ilçe belediyeleri geçici bakımevleri kurmakla yükümlüdür. Bu bakımevlerinde-barınaklarda hayvanlar kısırlaştırılır, tedavi edilir, yaşlı-engelli ve güçlü çene yapısı olanlar ise yaşamlarının sonuna dek orada tutulur.

Her şey ne güzel değil mi yasamızda? Peki hiç barınağa gittiniz mi? Yaşam boyu sağlıksız gıdalar tüketen, buz gibi betonun üstünde dışkısının içinde yatan çaresiz masumların gözlerinin içine baktınız mı? Evet yanlış okumadınız. Ne yazık ki her şey kalemde yazılan gibi olmuyor. Günümüzde bir çok barınak  canlarımız için ölüm kamplarına dönüşebiliyor ve işini severek yapmayan görevliler bu canlılara, canlarımıza hayatlarını adeta eziyete dönüştürüyor.

 

Aslında bunların hepsi değişir ve değiştirilir. Ancak bunların güç kaynakları yani bazı hayvan koruma(!) stk’ları ne olacak?

Bunların bazıları hayvanları kendilerine adeta bir maddi kaynak olarak görüyor ve öyle de kullanıyor. Yaşamı boyunca barınaklarda tutsak yaşayan engelli-yaşlı ve hastalıklı, ameliyatlı, yavru, güçten düşmüş canlarımız için alınan mamaları kendi kişisel beslemelerinde kullanıyor, hatta satıyor.

Peki barınaklardaki canlarımız ne yiyor? Bunu hiç düşündünüz mü? Olayı yerinde görmek ve gerçekleri yaşamak istiyorsanız bir gün ansızın gidin en yakınınızdaki barınaklara. Ben örnek vereyim isterseniz; otellerden toplanan ne olduğu belirsiz içinde kürdan, peçete, saç kılı olan bol salçalı, yağlı ve baharatlı kokuşmuş artıklar, tüketim tarihi geçmiş sütler, yoğurtlar…

 

Öyle bir barınak var ki aslında Türkiye’ye örnek olabilecekken, bünyesinde bulunan canlara ışık saçabilecekken  bazı STK’ların tekeline girip onların her dediğini yapıyorlar. Barınaklar gözlerini iyi açmalı ve her işten kendilerine çıkar sağlamak isteyen böylelerine izin vermemeli. Aksi halde barınaklarda yaşamlarını sürdürmeye çalışan o canlar beslenememekten canlarını kaybeder. Bu vebal de çıkarcılar kadar, çıkarcıları görmeyenlerin de olur..

 

 

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
E-Mail Bülten Kaydı
Arşiv Arama
- -
Anket
İlhaber Gazetesi Web Sitesi
© Copyright 2013 İlkhaber Gazetesi. Tüm hakları saklıdır. Bu site Gazi SOFT haber yazılımı alt yapısı ile yapılmıştır.
GÜNDEM
Kadına Şiddet
Anayasa Haberleri
Trafik Kazaları
Yerel Seçimler
SPOR
Galatasaray
Fenerbahçe
Basketbol Haberleri
Şampiyonlar Ligi
SİYASET
Recep T. Erdoğan
Devlet Bahçeli
Kemal Kılıçdaroğlu
AKP Haberleri
EĞİTİM
Eğitim Haberleri
Eğitim Bakanlığı
A.Ö.L.
Eğitim Portalı
DÜNYA
Avrupa Haberleri
Amerika Gündemi
Suriye İç Savaş
Arıkan Meselesi