KÖTÜLÜK MASALI (*)


Bu makale 2017-07-17 19:31:24 eklenmiş ve 337 kez görüntülenmiştir.
Mehmet Demirel Babacanoğlu

KÖTÜLÜK MASALI (*)

 

 {Bu masalı Ayşe Teyzem (l906-l986)’den

dinlemiştim.Ona herkes ‘Eşe’ derdi.

Gözleri ‘Kaçkaç’ta görmez olmuştu.

 O şimdi yüreğimde yaşıyor.}

 

            Bir varmış bir yokmuş, her şey çokmuş azmış; deve çığırtkanmış, fare berbermiş, çocuklar babalarının beşiğini sallarmış. İşte böyle bir zamanda bir insan varmış, gezmeyi tozmayı çok severmiş. Çıkmış bir gün bir yola, az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, arkasına dönmüş, bir bakmış, bir minik yol gitmiş. Yollar tozluymuş, çok da sıcakmış hava, yorulmuş insan, koca bir ağacın gölgesine uzanmış, dinleneyim demiş. Bir de ne görsün, gölgenin ortasında bir yılan, büyük mü büyük, koca bir azman; çapar, kara, ala bula bir yılan, belinin ortasında kocaman bir kaya, inliyor yılan, bir türlü kurtulamıyor. Yalvarıyor insana. ‘Ey insan ölüyorum, gidiyorum, kurtar beni. Şu belimin üzerindeki taşı al, at!’ İnsan bu, yılanın yalvarışına, sızlanışına dayanamamış, taşı, terleye, zorlaya, yılanın belinin ortasından kaldırmış,  yuvarlamış dereye. Yılan, silkinmiş, kalkmış, dikilmiş insanın karşısına:

            -Seni sokacaaam demiş.

             İnsan karşılık vermiş:

            -Aman yılan efendi, bu nasıl bir iş, az önce belinin ortasında koca bir kaya vardı, inleyip, sızlayıp ölüp gidiyordun, acıdım sana, belinin ortasındaki taşı aldım, kaldırdım attım. İyilik yaptım sana, iyiliğin karşılığı bu mu olmalı ey yılan?

             Yılan:

            -Olsun demiş, ben anlamam; insanoğluna iyilik yaramaz, her zaman kötülüğü dokunur bize, bağda belde yaşatmazlar, ‘Yılanın başı küçükken ezilmeli’ derler. Nasıl güveneyim sana? Belki bir gün beni öldürürsün. İyisi mi, fırsat eldeyken, işimi göreyim.

            -Bakmış insanoğlu kurtuluş yok. Ne etse, ne yapsa, yılan bildiğinden şaşmıyor. Bir kurnazlık düşünmüş, ‘Gel üç yaratığa soralım demiş, üçü de sok derse; sokarsın, olur biter. Yılanın kafasına yatmış bu iş, kabul etmiş.

             Düşmüşler yola, az gitmişler,  uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, dağlar ovalar aşmışlar, dereler koyaklar görmüşler, bakmışlar ki koca bir öküz, yalnız başına otluyor kırda. Seslenmişler:

             -Ey öküz kardeş gününüz aydın, otunuz bereketli olsun, yedikçe et bal dolsun bedenine. Sana bir şey soracağım.

             Öküz başını kaldırmış;

            -Sor demiş.

            -Öküz kardeş demiş insan, şu yanımdaki yılan var ya yılan, ben ona iyilik ettim, belinin ortasındaki taşı kaldırdım attım, yoksa ölüp gidecekti. Şimdi diyor ki, seni sokacam; sokar mı, sokamaz mı?

            -Sokaaaar demiş öküz.

             Şaşmış kalmış insan.

            -Nasıl olur öküz kardeş?

            -Olur olur, bal gibi olur. Bak şu benim halime. Sahibime yıllarca  hizmet ettim, çift sürdüm, kağnı çektim, yaşlanınca attı beni dağa, kurtlarınan, çakallarınan cebelleşip dururum. Anladım ki insanoğluna iyilik yaramaz. Sokar arkadaş demiş, kestirip atmış.

             Yılan:

            -Tamam demiş, öküzden olur aldık, şimdi kaldı iki yaratık; onlardan da olur aldık mı, yandın insan kardeş, sokacam!

            Yine düşmüşler yola, ova, dağ, bayır, düz dememişler, gitmişler gitmişler; derin, çağlayan, kar gibi ak, ayna gibi berrak, suyu olan bir ırmağa rastlamışlar; eğilmişler kana kana içmişler, ooohhh çekmişler, dikilmişler bir süre, soluklanmışlar.

Bağırmış insan ırmağa:

            -Ey ırmak, şu yılan var ya şu yılan, mendabur yılan peşimi bırakmıyor; ille de sokacam diyor. Oysa ben ona iyilik ettim. Belinin ortasındaki kayayı kaldırdım attım, ölümden kurtardım. Şimdi bu yılan beni sokar mı, sokamaz mı?

             Irmak, öfkeyle yanıt vermiş:

            -Sokar arkadaş demiş. Sokar, hem de öte bile geçer. Bu insanoğlu denen yaratık var ya! Ona hiç iyilik yaramaz  Benim başıma gelirler, suyumu içerler, içimde çimerler, çamaşırlarını yıkarlar, tükürürler üstüme; dönerler işerler bir de sıçarlar! Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, fabrikalarının zehirli sularını içime akıtırlar. Bu yüzden ne balık kaldı bana, ne kurbağa... İyilik yaramaz kardeşim size. Sokar!

             Yılan mırıldanmış:

            -Sonun yaklaşıyor insan kardeş!

             İnsan:

            -Yılan efendi acele etme daha bir yaratık var. O da sokar derse, tamam.

 

             Oradan ayrılmışlar, üçüncü yaratığı aramaya başlamışlar. Ora senin, bura benim, koşmuşlar, yorulmuşlar; dinlenmişler. Yine yürümüşler, git babam git, gitmişler. İnsan bu, endişeli. Ya üçüncü de, sokar derse! Bir yolunu yordamını  bulmalı; üçüncüye göz kırpmalı, kurtarmalı yakayı! Ama nasıl? Nasılı bulunacak!...  Derken, bir çalının dibinde karnı  karnına geçmiş, güzel kürklü bir tilkiye rastlamışlar. İşte buna soralım demişler. Selamlaşmışlar tilkiyi. Bu arada göz kırpmış insanoğlu tilkiye. Sana bir şey soracağım demiş.

             Tilki;

            -Sor demiş.

             Sormuş:

            -Ey tilki kardeş, şu yanımdaki yılanı görüyorsun ya, ben onu ölümden kurtardım. Belinin üstünde koca bir kaya vardı, kaldırdım attım. Şimdi diyor ki, seni sokacam. Sokar mı, sokamaz mı?

             Tilki, düşünmüş kaşınmış taşınmış,  vermiş kararını:

            -Vallaaaa sokamaz demiş!

             İnsan, rahatlamış, ooh çekmiş; dönmüş yılana:

            -Duydun ya, sokamaz diyor, haydi git yılan efendi; sokaman beni.

             Yılan süklüm-püklüm:

            -Bunda bir hinoğlu hinlik var ya, anlayamadım; neyse gelecek sefere anlar, hesabını görürüm demiş, akmış gitmiş bir çalının içine.

             Tilki ile insan kalmışlar baş başa.

             Tilki:

            -Haydi bakalım insanoğlu, karnım öyle aç ki, yüz gündür avlanamıyorum. Karnımı doyuracak iyi bir şeyle getir.

            -Peki demiş insan; sen burada bekle, sana birinde kaz, diğerinde tavuk iki çuval yiyecek getireceğim, bayram edersin...

             Tilki sevinmiş, yalanmış;

            -İvedi ol, açlıktan öleceğim demiş.

             İnsan gitmiş, az sonra iki çuvalla dönmüş. Tilkiye sormuş:

            -Nasıl istersin tilki kardeş, teker teker mi çıkarayım, yoksa çuvalın ağzını açayım mı? Tilki, ağzının suyunu akıtarak;

            -Aç aç demiş, benden kaçamazlar, hepsini yakalarım gık dedirtmem!

             İnsan, çözmüş çuvallardın ağzını, birinden tazı, diğerinden köpek fırlamış, tilki neye uğradığını şaşırmış, canını zor kurtarmış; çıkmış yüksek bir tepenin başına, oradan bağırmış:

            -Eyyyyyyy  insanoğlu sana güven olmayacağını biliyordum ama açlıktan güvendim sana. Bundan sonra tavukların yiyicisi ben olacağım! Onları nerde görürsem tutacağım, yiyeceğim...

             İşte, o gün bugündür insanoğlunun tavuklarını tilki yer.

             Kıssadan hisse:

             Siz, siz olun, hiç kimseyi aldatmayın; hiç kimseye kötülük yapmayın.

             Gökten üç elma düştü. Biri teyzeme, biri bana, biri okuyana.                                                                                      

                                                                               6.10.05, Adana

……………………………………………………………………..

(*) Osmaniye- Çardak Köyü Anadolu Halkbilimler Derneği,

16-18 Haziran 2017 Özgür İnsan Festivali,

Yaşar Kemal Halk Bilim Öykü ödülü almıştır.

Yayın hakkı yazarınındır, yazarından izin almadan yayınlanamaz.

 

 

 

 

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
E-Mail Bülten Kaydı
Arşiv Arama
- -
Anket
İlhaber Gazetesi Web Sitesi
© Copyright 2013 İlkhaber Gazetesi. Tüm hakları saklıdır. Bu site Gazi SOFT haber yazılımı alt yapısı ile yapılmıştır.
GÜNDEM
Kadına Şiddet
Anayasa Haberleri
Trafik Kazaları
Yerel Seçimler
SPOR
Galatasaray
Fenerbahçe
Basketbol Haberleri
Şampiyonlar Ligi
SİYASET
Recep T. Erdoğan
Devlet Bahçeli
Kemal Kılıçdaroğlu
AKP Haberleri
EĞİTİM
Eğitim Haberleri
Eğitim Bakanlığı
A.Ö.L.
Eğitim Portalı
DÜNYA
Avrupa Haberleri
Amerika Gündemi
Suriye İç Savaş
Arıkan Meselesi