banner6

ÖMER SEYFETTİN’İN BÜTÜN NESİRLERİ

“Ömer Seyfettin’in Bütün Nesirleri” bin yüz dört sayfalık bir kitap, Nâzım Hikmet Polat hazırlamış, dört bölümden oluşuyor… İki yüze yakın başlık altında anlatılıyor. Türk Dil Kurumu yayınlamış… “Fıkralar, makaleler, mektuplar ve çeviriler”  içeriyor. Tanzimat’tan bu yana, yazın sanatı, düşünceler görüşler anlatılmaya çalışılıyor…

Ömer Seyfettin 11.03.1884 yılında Balkesir- Gönen’de doğmuş, burada ilkokulda okurken İstanbul’a taşınmış;  Kocamustafapaşa Mektebi Osmani’de bitirmiş. 1893’te Eyup-Askeri Baytar Rüştiyesi girdi, 1896’da bitirdi. Edirne Askeri İdadisi’nde okudu 1900’de bitirdi. Hapr Okulu’na yazıldı. 1903 başlarında Makedonya’da çıkan karışıklık nedeniyle sınıfıyla birlikte askere alındı; acilen mezun edildi. Balkan savaşlarına katıldı. Bir süre sonra askerlikten ayrıldı. Selanik’e yerleşti (1911). Yeniden askere alındı. Aralık 23.01.1914’te ikinci kez askerlikten ayrıldı. İstanbul Erkek Öğretmen Okulu’nda öğretmenlik yaptı. Evlendi, mutlu olamadı. 06.03.1920’ öldü. Kadıköy-Kuşdili Mahmutbaba Mezarlığında toprağa verildi.

22.08.1939’da kemikleri  Zincirlikuyu Mezarlığına taşındı.

 Öyküleriyle tanınan bilinen yazar şiirle girdi edebiyata.  İlk şiiri, “Turanet Giryan-Mecmua-i Edebiye”’de yayınlandı.  Tevfik Fikret’ten, Ziya Gökalp’ten etkilendi.  “Mefkure” (ülkü) sözcüğünü ilke edindi, Turan’a yöneldi.

Türkçeye, hece ölçüsüne önem verdi. Milli konuları işledi. Masal, destan, söylence gibi sözlü halk edebiyatından büyük ölçüde yararlandı. Yaşadığı dönemde şiirleri  kitaplaştırıl(a)madı.  Fevziye Tansel 1972’de şiirlerini kitaplaştırdı, yayınlandı. Yapıtlarının tümünü ise Muzaffer Uyguner  1986’da Bilgi yayınlarında yayınladı.

Osmanlılar batıda gelişen yeniliklerden, halkın konuştuğu Türkçeden habersizdi! Edebiyat dilini Farsça, bilim dilini Arapça yapmışlardı. Sarayda yapılan edebiyata “Divan Edebiyatı” deniyordu. Ölçütler, düzenler, anlayışlar ayrıydı. Aruz ölçüsü kullanılıyor, hece ölçüsüne yer verilmiyordu. Türkçe konuşanlar, yazanlar kaba saba olarak niteleniyordu. Hatta “idrak-i bi Türk” (Anlayışsız Türk) deniliyordu. Bu yüzden Osmanlı uyruğu Türküm diyemiyordu!

1789 Fransız devrimiyle, Osmanlılar içinde bulunan Arnavutlar, Sırplar, Bulgarlar… milliyetçilik anlayışına sarılmışlardı. Türklere gelince böyle bir anlayışa sarılmaları batılılar tarafından istenmiyordu. Bütün amaçları Türkleri eritmek bitirmekti.

Tanzimat Fermanıyla, Türklerde milliyetçilik uyanışı az da olsa belirmeye başlamıştı. Yüz yılın başına doğru epeyce ilerlenmişti. İşte böyle bir ortamda Namık Kemal, Mithat Paşa, Ziya Paşa, Ali Suvai, Ömer Seyfettin gibi aydınlar ortaya çıktılar. Vatan, millet, hürriyet … konusu işlendi. 1876’da Anayasa yapıldı.

Ömer Seyfettin’i biz ilkokul’da ”Kaşağı” adlı öyküsünden tanıyorduk. Sonra Öğretmen Okulu’na  Okulu’na gittiğimde, “Bayaz Lale, Diyet, Forsa” gibi öyküleriyle de tanıştım. Yazar, halkın kullandığı, konuştuğu Türkçeyi yeğliyordu. Diyordu ki; “Dili dilime, dini dinime” uyanlar Türktür.” Doğuda bulunan Türk devletlerine “Turan” deniliyor, kurtuluşun burada olduğu belirtiliyordu.  Balkan ve Dünya savaşından yenik çıkılınca “Turan”a yönelindi. Ama bu konuda başarılı olunduğu söylenemez.

1902’den 1920’ye kadar ürettiği yapıtlara baktığımızda, arı Türkçeye doğru hızla bir ilerleme olduğu görülmektedir. Sözgelimi yazar, önceleri “lisan” sözcüğünü kullanırken son yıllarda “dil” sözcüğünü sıklıkla kullanmaya başladığını görüyoruz. “Beni Terket” şiiri oldukça Türkçe yeazılmıştır.

“Kirli, pek kirli bir güzelliksin;/ Dikkat ettim senin hayatına ben/ Bir sukût ey zavallı her nefesin!/ O kadar kirlisin ki âh bilsen/…” (s. 224)

“Yeni Lisan’ın İlk Adımları” başlığı altında şunları yazıyor; “Şinasi’den sonra insan gittikçe sadeliğe doğru yürüdü. Cevdet Paşa Kısas-ı Edebiyası’nda Hamit Kemal, Ekrem Beyler, Ahmet Mithat Efendi, Muallim Naci, bilhassa Nabizade Nazım ve Sezai Beyler ile bunları takip eden Arapça, Acemce terkipleri az kullanmaya meyil gösterdiler.” (s. 267)

Bakınız işte yazar kimlerin Türkçeleşmeye çalıştığını belirmekte olup 303. Sayfada Aka Gündüz’den bir şiir örneği sunuyor.

“Yaşayan Ölüler- Gökte bulutlara bir yoldaştınız,/ Denizler aştınız, dağlar aştınız,/ Hilâl nuru gibi uçup taştınız,/ En sonra düştünüz toprak üstüne,/ Tarihte bir altın yaprak üstüne/…”

  Anlaşılmayan, yabancı sözcüklerle  de yazılmış  örnekler var; onları geçiyorum. “İstanbul Türkçesi” başlığı altında şunları belirtiyor:

“Dünyada Türkler kadar lisanca ve coğrafyaca birliklerini muhafaza etmiş bir millet yoktur. İstanbul’dan çıkınız Anadolu’dan,  Azerbaycan’dan, Kafkasya’dan, Türkistan’dan geçiniz, Mançuri’ye gidiniz. Hiç tercümana muhtaç olmayacaksınız. Bütün Altay dağlarının civarında da Türkçe konuşulur. Fakat her lisan gibi Türkçenin de mahalli şiveleri vardır. Türk kelimelerinin her yerde ‘şekliyet’leri bir, yalnız biraz ‘savtiyet’leri (sesleri) ayrıdır. Çin’in Kamgo vilayetinde bile konuşulan lisan halis Türkçedir…”

Görüyor musunuz, Türkçe, ne kadar anlamlı, ne kadar geniş alanlarda konuşuluyor. Türkçe bir dünya dilidir…

 Yazar şunları ekliyor: “Yavaş yavaş   milli edebiyat uyanmağa başladı. Yani konuştuğumuz saf, sade ve güzel Türkçe ile şiirler, edebî parçalar okumak saadetine nail olduk. Her millet kendi lisanında yaşar. Lisan vatan kadar mukaddestir. Fiili vatanımız olan Türkiye’de,  milli vatanımız olan bütün Turan’da nasıl yabancı düşmanlar bulunmasını istemezsek lisanımızda da Türkleşmemiş ecnebi kelimeleri, ecnebi kaideleri istemeyiz…” (s. 398)

Diyen Ömer Seyfettin, kitapta bu gibi konulara çokça yer vermiş bir yazarımızdır. Osmanlıların ,Türkleri  bulunduğu çıkmazdan kurtarabilmesi için, yeni bir Ergenekon yaratılması gerektiğine işaret ediyor. Ergenekon söylencesini kısaca şöyle veriyor:

Çinliler, Tunguzlar, Afganlarla birleşerek Türk yurduna saldırıyorlar. Hepsini öldürüyorlar. Yalnızca iki genç kızla iki genç erkek kurtuluyor. Kaçıyorlar. Bir geyiğin ardına koşuyorlar. Bir dağın yamacına gelince aşağı kayıp düşüyorlar, burası cennet gibi bir yer. Burada dört yüz yıl kalıyorlar. Çoğalıyorlar, sığmaz oluyorlar buraya. Çıkış yolu arıyorlar. Bir kurdun bir delikten çıktığını görüyorlar. Delik çok dar; içlerinden bir demirci dağı eritiyor, yol açılıyor, çıkıyorlar. Bugün 9 Mart’a dek geliyor; “Yenigün” diyorlar. Bayram olarak kutluyorlar…  Bahar Bayramı’nın bir özeti bu.(s. 308)

*Ömer Seyfettin Bütün Eeserleri, 1104 s. 1. Bsk. 2016, Türk Dil Kurumu Yayını-Ankara/ Hazırlayan Nazım Hikmet Polat.

YORUM EKLE