Yatak odasında Kur'an-ı Kerim bulunmasında bir sakınca var mı?

Yatak odasında Kur’an-ı Kerim bulunmasında bir sakınca var mı?

 

       Kur’ân-ı Kerîmi yatak odamızda bulundurulabileceğimiz gibi evin diğer yerlerinde de bulundurabiliriz. Yeter ki Kur’an-ı Kerim, hürmetsizlik mânâsına gelen bir seviyede bırakılmış olmasın.

 

       Nitekim göğüs hizasından yukarı yerde bulunan Kur’ân hürmet makamında bulundurulmuş olacağından o yerde yatmak günah olmaz. Uygun olmayan göğüs hizasından aşağı yerde bırakılması halidir. Ayrıca evin üst katında insan bulunması, alt katında Kur’ân bulundurulmasına da engel olmaz.

 

       Şüphesiz  Kur’ân-ı Kerîm bizim yüce kitabımız, mukaddes değerimizdir. Ona karşı ne kadar hürmette bulunup, saygılı olsak azdır. Öyle ki ecdadımız Kur’ân’ın bir çanta içinde asılı bulunduğu odada ayakta beklemiş, hürmet ve tazimde örnek olmuştur. Bizler öyle ecdadın devamı olduğumuzu benzeri bir hürmet ve saygıyla ispat etmemiz gerekir.

 

 Hz. Peygamberin vefatından sonraKur’an-ı Kerimin ayetleri nasıl bir araya toplanmıştır?

 

      Kur'ân'ın toplanması, mushaf hâline getirilmesi demektir. Hz. Peygamber 'e inen âyetler; ince ve yassı taşlara, kaburga kemiklerine, derilere, kağıtlara, hurma dallarına vb. şeylere yazılıyor ve muhafaza ediliyordu. Âyetler, inmeye devam ettiği için Peygamberin sağlığında Kur'ân, mushaf haline getirilmemişti.

 

      Hz Peygamber'in vefatından altı ay sonra, Yemâme savaşında birçok hâfızın şehit olması üzerine Hz. Ömer'in teşvikiyle Halife Hz. Ebû Bekir, Kur'ân-ı mushaf haline getirme kararı aldı ve bu görevi, Peygamberin Kur'ân'ı vahiy meleği Cebrail'e son okuyuşunda hazır bulunan, vahiy kâtibi ve hâfız olan Zeyd ibn Sabit'e verdi. Zeyd, titiz bir çalışma ile Kur'ân'ı mushaf haline getirdi ve halifeye teslim etti.

 

       Bu mushaf, Hz. Osman zamanında yine Zeyd ibn Sabit'in başkanlığında Abdullah ibn Zübeyr, Sâid ibn As ve Abdurrahman ibn Hâris'den oluşan bir komisyon tarafından çoğaltıldı. Yeryüzündeki bütün mushaflar, bu ilk mushafların aynıdır.

 

 

 

İmanı olup da ibadetini yapmayan kimseye kâfir denilir mi?

 

      Ehl-i sünnet anlayışına göre, amel (ibadet) imandan bir parça değildir. Yani iman ayrıdır. Ibadet ayrıdır.

 

      Dolayısıyla herhangi bir sebeple ibadetini yerine getirmeyen kişiye kâfir denilmez. Ancak bu tür insanlar Allah’ın emrine uymadıklarından günahkâr olurlar.

 

      Tabi kişi kâfir olmamakla beraber bu ibadetleri yerine getirmemekle büyük günahları işlemektedir. Bir Müslüman yakışan ve kendisinden beklenen her daim farzları ve ibadetleri yerine getirmesidir.

 

 

 

İş yoğunluğundan dolayı namazı kazaya bırakmak caiz mi?

 

       İslam'da namaz, oruç ve hac gibi ibadetler için belirli ifa vakitleri konulmuştur. Bu vakitlerin kaçırılması halinde artık eda değil, kaza söz konusudur. Farz namazların kendi vakitleri içinde kılınması farzdır. Özürsüz olarak bir namazın kazası ile, bu kimsenin üzerinden namaz borcu düşse de geciktirmekten meydana gelen günah devam eder. Bunun için, namazı kaza eden kimsenin, ayrıca Allah'a tövbe etmesi gerekir.

 

       Ciddi özür ve mazeretler namazı tehir etmek için meşru bir yoldur. (Yolculuk.... gibi)

 

Fakat günlük işler, sanat ve meslekler, aile fertlerinin geçimini sağlamak için yapılan çalışma ve işler namazın kazaya bırakılması için özür sayılmaz.

 

 

 

Günün Ayeti

 

Allah'ın zikri hususunda kalpleri katılaşmış olanların vay haline! İşte bunlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.

 

 

 

Günün Hadisi

 

Kim haksız olduğu bir münakaşayı terk ederse kendisine cennetin kenarında bir ev kurulur. Haklı olduğu bir münâkaşayı terk edene de cennetin ortasında bir ev kurulur."

 

(Tirmizi, Birr 58)

 

 

 

Günün Sözü

 

Gençliğinde bilgi ağacını dikmeyen, yaşlılığında rahatlayacağı bir gölge bulamaz.”

 

(Lucius A.SENECA

 

 

 

Günün Duası

 

Ya rabbi bugün bana cenneti kazandıracak bir hayır nasip eyle.

 

 

 

Bunları biliyor muyuz?

 

Hürmet-i Musahere Nedir? 

 

      Evlilik sebebiyle meydana gelen hısımlıktan dolayı doğan haramlığı ifade eder. İslâm dininde, evlilikten doğan hısımlık sebebiyle kendileriyle evlenilmesi yasak olanlar iki ana grupta incelenebilir.

 

      Birincisi devamlı evlenilmesi yasak olanlar, ikincisi ise geçici olarak yasak olanlar. Üvey anne ve üvey nineler, gelinler, kayınvalide, eşin nineleri, üvey kızlar ve eşin torunlarıyla evlenmek ebedîyyen yasaklanmıştır.

 

 

 

Günün Nüktesi

 

Misafire İkramın Değeri

 

     Eskilerden biri akşam yemeğini sarayda yemek üzere halifenin davetlisiydi. Hızlı hızlı saraya doğru giderken önüne biri çıktı. Önüne çıkan adama kim olduğunu sordu. Adam:

 

      - Ben yolcuyum. Buranın yabancısıyım. Aç ve yorgunum, dedi. O da:

 

      - Ben halifenin davetlisiyim. Gel beraber gidelim, dediyse de misafir:

 

      - Benim halife ile ne işim olacak. Senin bana vereceğin bir tas çorban varsa ver, yoksa bırak, deyince fazla ilgilenmeyip saraya doğru yöneldi.

 

      Davetten sonra dönüşte baktı ki, adam bir kenara kıvrılmış uyuyor. Uyandırmak istemedi ve "Sabah uyanacağı vakitte gelir ve karnını doyururum" diye düşündü, evine gitti, yattı ve uyudu.

 

      O gece bir rüya gördü. Kendisi bir çöldeydi. Yüzünden ışıklar saçılan büyük bir kalabalık ve o kalabalığın önünde de daha nurlu bir zat bulunuyordu.

 

      Bunların kimler olduğunu sordu. Kendisine:

 

      - Bunlar 124 bin Peygamberdir. En önde olan da son Peygamber Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.) dır, dediler.

 

      Hemen Peygamberimiz'in elini öpmek istediyse de, Peygamberimiz elini vermedi. Ve buyurdu ki:

 

      - Biz, sevdiklerimizden bir tas çorbayı esirgeyenlere elimizi vermeyiz.

 

      Uyanır uyanmaz hemen akşamki yabancıyı bulmak için koştu. O, henüz kalkmış ve yola koyulmuştu. Geri çevirmeye uğraştı ve "Ne olur bir tas çorbamı iç" diye yalvardı. Yabancı adam ısrarlara rağmen kabul etmedi ve şöyle dedi.

 

      - Senin bir tas çorba vermen için illâ da 124 bin Peygamberi seferber mi etmek lâzım? O güçte olmayanlar ne yapacaklar?

YORUM EKLE