Yunus Emre (638-720/ 1240…1320) 13.yy’n ikinci yarısı, 14.yy’ın başlarında yaşamış. Horasan’dan gelip Anadolu’ya yerleşen Türkmenlerdendir. Sakarya Irmağı yakınında Sarıköy’de (1) yaşamış. Tapduk Emre’nin müridi, halifesi, damadı olmuştur.
Sarıköy/çevrede kıtlık olmuş. Arabasına alıç doldurmuş, Hacıbektaş’tan buğday istemeye gitmiş. Hacıbektaş buğday mı verelim himmet mi demiş. Buğday istemiş.
Yolda düşünmüş, himmet istemeye karar vermiş, dönmüş Hacıbektaş’a… Himmet isterim demiş. Hacıbektaş, senin nasibin Tapduk Emre’ye verildi, oraya git demiş. Gitmiş, kırk yıl hizmet vermiş, odunun eğrisi bile girmemiş dergaha.
Yunus; Taptuk Emre Dergahına varınca daha bir aydınlanıyor… Önceki yazdığı şiirler gibi yazmıyor artık, derinleşiyor, batinileşiyor! (bir tür soyutlama) Hece ölçüsünden aruz ölçüsüne geçiyor; divan şiirleri yazıyor. Her varlık, her şey onun için bir oyluyor, farklı bir şey görünmüyor… Anlam yüksekliği derinliği, genişliği yansıyor…yaşamına, şiirlerine. Halka yöneliyor…
“Acep şu yerde var’ola
Şöyle garip bencileyin
Bağrı başlı, gözü yaşlı
Şöyle garip bencileyin…” (s.12)
Kendini hep garip olarak niteleyen bir tasavvuf şairdir o.
“Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarım dürü günü
Bana seni gerek seni”
Tanrıdan başka şey istemiyor. İsteyenlerin olsun her şey, bana sen gereksin sen, seninle olmalıyım, başka şey istemem diyerek, tanrı katına, tanrı varlığına ulaşmak, birleşmek istiyor…içtenliği koyuyor ortaya…
Çoğu şairler etkisindedir onun!
Şah İsmail (2) onlardan biridir. Yunus gibi yazar şiirlerini!
“Sözünü bir söyleyenin
Sözünü eder sağ bir söz
Pir nefesin dinleyenin
Yüzünü eder ağ bir söz”(s.14)
Nazım Hikmet de,
“Türk Köylüsü”nü yazar:
“…..
İsrafil surunu urur
Mahlukat yerinde durur
Toprağın nabzı başlar
Onun nabızlarında vurmaya
Ne kendi nefsini korur
Ne düşmanını kayırır
Dağları yırtıp ayırır
Kayalar kesip yol eyler ab-ı hayat akıtmaya”(s.14)
Fuat Köprülü de şöyle der:
”Türk zevkinin hususi dehasını birleştiren basit coşkulu ümmi bir derviştir.” Ama bu ümmilik cahillik değildir. İslam bilimlerinin hepsini öğrenmiştir…” (s.17)
Oysa Abdülbaki Gölpınarlı Yunus’un iyi bir medrese eğitimi aldığını belirtir. “Arapça, Farsça bilir; Türk ortaçağının doruğundadır.” Der. (s.17).
Yunus, doğruluk, dürüstlük örneği bir insan; her varlık, her insan böyle olmalıdır duygu düşüncelerini taşır, yaşama uygular… Tekkeye taşıdığı odunların bile eğri büğrü olmasını istemez, kalem gibi odunları getirir tekkeye.
Şeyhinin kızına aşık olduğunu yayar müritler…bu dedikodulardan kurtulmak için evlenir şeyhinin kızıyla; ordan öteye gidilmez, Kur’an okurlar…(s.24)
Yunus’un şiirleri rahatsız eder Molla Kasım’ı. Onun için kendine dönük şöyle der Yunus:
“Aşık Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme/ Seni sığaya çeken bir Molla kasım gelir.” (s. 25)
Keşke; o Molla Kasım doğruları değil de eğrileri sığaya çekebilse?...
Kim bilir, belki de yeri olmayacak bu dünyada eğrilerin…
Yunus, nefsi yok etmek, kaldırmak için şöyle söyler:
Dünya fanidir, kalıcı değildir, yalandır, tuzaktır, şarap gibidir, önce lezzet verir, sonra çarpar; bu nedenle dünya zevkine dalmayacaksın”
Böyle yapacaksın gerçek mutluluğa ereceksin; (s.35)
Örnek bir alıntı:
“Miskinem anam yetimi yudum şöyle meyyitimi (ölüm)
Öldürem nefsim itini gelmesin koman gerekmez
Her kim nefsine kalırsa Müslüman değil ölürse
Hayretsin benden bilirse eğlenmen zaman gerekmez”… (s.37)
Bu anlayış Taptuk Emre’nin dergahına varana dek sürer. (s.38)
O dönemde birçok olaylar olmuş, Veba salgını, kıtlık, cüzzam salgını, suların zehirlenmesi, savaşların olması sayısız ölümleri oluşturmuştur.
Moğol saldırısı da ayrıca büyük bir olay. Onun saldırısıyla ölümler yıkımlar çok olmuştur.
Bu çıkmaz içinde; ayaklanmalar, baş kaldırmalar yaşanmış… Önüne geçilememiş bile(!).
Türkçe’den başka dil konuşuluyor, Türkçe değil devletin, uyruğun dili; karma karış gidiyor…
Karamanoğlu Mehmet Bey buyruk yayınlamış; şöyle demiş. “Bugünden sonra divanda, dergahta, bergahta, mescitte … Türkçeden başka dil konuşulmaya…”
Bu sıra Yunus 37 yaşındadır, onun dili Türkçedir...
O günlerde Tebrizi Şems ( Tebrizli Şems) gelir Mevlana ile yedi gün halvet(3) olurlar.
Mevlana’da, çok değişiklikler olur; kapılarını kötü kadınlara açar. Bu sırada Şems öldürülür. (s.49)
Başkenti Konya olan Anadolu Selçuklu Devleti zayıflıyor, dağılmaya başlıyor; küçük küçük beylikler kuruluyor. (s.50)
Yunus, Taptuk’un tekkesinde pişiyor, olgunlaşıyor, odunun bile doğru olmasına özen gösteriyor. Eğri odun giremiyor tekkeye.
Taptuk’un tekkesi Sakarya Irmağının üzerinde kurulan Sarıyer Barajı’na çok yakın Nallıhan’a bağlı Emre Köyü’ndedir. Taptuk’un gömütü buradadır.
Yunus, dervişliği şöyle betimliyor:
“Her kime ki dervişlik bağışlana/ Kıl(ı)bı gide pâk ola, gümüşlene” (s.53) Şöyle sürdürüyor: Tekkeye gelenlere, semaha duranlara “Gene aşk elçisi geldi meydanımız doldu, dört yanımız seyir yeri oldu. Gene içki kadehleri dizildi; canlar içip esrük (serhoş) oldu. Evin içi aşk ile doldu. Hiçbir perişanlığımız kalmadı.” (s.55)
Semaha katılanlar ne olursa olsun eşit görülürler.
Kırklar meclisine yer veriliyor: Bu mecliste olanlar birdir. Ayrı gayrı yoktur. Biri ne davranışta bulunursa diğerleri de aynı davranışta bulunur. Peygamber meclisi ziyaret ediyor; bir üzüm tanesi veriliyor, bunu bize dağıt deniliyor. Bir tek tane üzüm nasıl dağıtılacak? Düşünüyor! Cebrail geliyor, su iste, kap iste, üzüm tanesini ez, şerbet et dağıt diyor. Peygamber de öyle yapıyor. Üzüm suyunu içen kırklar esrük oluyor, semaha duruyor. Tanrıyla olan bağları güçleniyor.
Şöyle söyler Yunus:
“Canlar feda yoluna bu can kayusu değil/ Sen can gereksin bana cihan kayusu değil// Canlar içinde cansın sen bir ab-ı hayvansın/ Bize din ü imansın iman kayusu değil” …(s.63)
Yunus Türkmenlerin konuştuğu dili kullanır, geliştirir. Gür bir ırmak konumuna getirir. Dünyayı değirmene benzetir, şöyle der:
“Bu dünyanın misâli bir değirmene benzer/ Gaflet onun sepeti bu halk anda üğünür// Bu alem bir oluktur halk varlığı çark eli/ Çarhı çarha benzetmiş şükür ol benzetene”…(s.75)
O yıllarda dervişler zenginler sınıfından ayrılmak, seçik olmak, belli olmak için kaba kumaştan giyinirlerdi. Bu kumaşlara “suf” adı verilirdi. Bu yüzden dervişlere “Sofi, sofu” denilmiştir!
“Hakikkat”!
“Hakikkat” aşamasında insan içinde dışında artık kötülük kalmayacak. Yokluktan, karanlıktan gelen her şey erip yok olacak sadece tanrı nitelikleri kalacak, böylece insan tanrılaşacak “Enel Hakk”a ulaşacak; ben tanrıyım diyecek…” (s.83)
Bunu Yunus şiir dilinde şöyle söyler:
“Aslında âşık u maşûk aşk bir/ Bu birden gerçi ki yüz bin göründü/ Yunus aydur hiç şek değil o benvenem/ Ben olvenem (O benim, ben o yum) / Ben ne der isem dost tutar, dost dediğin ben tutaram”… (s.83)
Yunus; Anadolu halkının hem gerçeğini, hem ülküsünü kendi çağının atılgan, en savaşkan dili ile söylemiştir. Onun dost kavramında yalnız Tasavvufun mutlak güzelliğini, soyut sevgilisini değil, halkın bütün özlemlerini buluruz.”…(s. 88)
Paraya, pula önem vermez, şiirleri bir Selçuk halısı göbeğine işlenmiş gibidir. Aşk, onun için bir dünya görüşüdür. Yüreği temiz olarak, halka yukarıdan bakmayacak, fodulluk edip bilgiçlik taslamayacak, barıştırıcı olacak. (s. 99)
Kitaplarda 203 şiir yer almaktadır.
Onlardan iki örnek sunalım:
“YÜRÜYEM
Ey dost aşkın denizine / Girem gark olam yürüyem/ İki cihan meydan ola/ devranım sürem yürüyem// Girem denize gark olam/ Ne elif ne mim dal olam/ Dost bağında bülbül olam/ Güllerin derem yürüyem// Bülbül olubanı ötem/ Gönül olam ceset tutam/ Başımı elime alıp/ Yoluna verem yürüyem// Bülbül olubanı gidem / Nice gönülleri güdem/ Yüzüm aşk ile dem bedem/ Toprağa sürem yürüyem// Şükür gördüm didârını/ İçtim visâlin yârını/ Bu benlik senlik şarını/ Terkini vuram yürüyem// Yunus’tur aşk avâresi/ Biçâreler biçâresi/ Sendedir derdim çaresi/ Dermanım soram yürüyem”
(İkinci cilt, s.95)
“BEYLER AZDI YOLUNDAN
Miskin âdem oğlanı/ Nefse zebun olmuştur/ Hayvan canavar gibi/ Otlamağa durmuştur// Hergiz ölümün sanmaz/ Ölesi günü anmaz/ Bu dünyadan usanmaz/ Gaflet önün almıştır// Oğlanlar öğüt almaz/ Yiğitler tövbe kılmaz/ Kocalar taat kılmaz/ Sarp rüzigar olmuştur// Beyler azdı yolundan/ Bilmez yoksul halinden/ Nefs gölüne dalmıştır// Yunus sözü âlimden/ Korka duran ölümden/ Cümle doğan ölmüştür”
(Üçüncü cilt, s.57)
Mayıs 2026, Adana
DİPNOT:
(*) YUNUS EMRE, İlhan Başgöz, üç cilt (144+144+160=448 sayfa), Cumhuriyet Kitap yayını, 1999-İstanbul
(1).Sarıköy: Ekişehir ili, M Mihalıççık ilçesine bağlı bir köydür.
(2).Şah İsmail:Safefi Devletinin ve tarikatının kurucusu, Avşar Türklerinden, Şah Hatayi mahlasını kullanan şair devlet adamıdır.
(3).Halvet, yalnız kalmak, biriyle birlikte olmak.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Yunus Emre
M.Demirel Babacanoğlu
Yunus Emre (638-720/ 1240…1320) 13.yy’n ikinci yarısı, 14.yy’ın başlarında yaşamış. Horasan’dan gelip Anadolu’ya yerleşen Türkmenlerdendir. Sakarya Irmağı yakınında Sarıköy’de (1) yaşamış. Tapduk Emre’nin müridi, halifesi, damadı olmuştur.
Sarıköy/çevrede kıtlık olmuş. Arabasına alıç doldurmuş, Hacıbektaş’tan buğday istemeye gitmiş. Hacıbektaş buğday mı verelim himmet mi demiş. Buğday istemiş.
Yolda düşünmüş, himmet istemeye karar vermiş, dönmüş Hacıbektaş’a… Himmet isterim demiş. Hacıbektaş, senin nasibin Tapduk Emre’ye verildi, oraya git demiş. Gitmiş, kırk yıl hizmet vermiş, odunun eğrisi bile girmemiş dergaha.
Yunus; Taptuk Emre Dergahına varınca daha bir aydınlanıyor… Önceki yazdığı şiirler gibi yazmıyor artık, derinleşiyor, batinileşiyor! (bir tür soyutlama) Hece ölçüsünden aruz ölçüsüne geçiyor; divan şiirleri yazıyor. Her varlık, her şey onun için bir oyluyor, farklı bir şey görünmüyor… Anlam yüksekliği derinliği, genişliği yansıyor…yaşamına, şiirlerine. Halka yöneliyor…
“Acep şu yerde var’ola
Şöyle garip bencileyin
Bağrı başlı, gözü yaşlı
Şöyle garip bencileyin…” (s.12)
Kendini hep garip olarak niteleyen bir tasavvuf şairdir o.
“Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarım dürü günü
Bana seni gerek seni”
Tanrıdan başka şey istemiyor. İsteyenlerin olsun her şey, bana sen gereksin sen, seninle olmalıyım, başka şey istemem diyerek, tanrı katına, tanrı varlığına ulaşmak, birleşmek istiyor…içtenliği koyuyor ortaya…
Çoğu şairler etkisindedir onun!
Şah İsmail (2) onlardan biridir. Yunus gibi yazar şiirlerini!
“Sözünü bir söyleyenin
Sözünü eder sağ bir söz
Pir nefesin dinleyenin
Yüzünü eder ağ bir söz”(s.14)
Nazım Hikmet de,
“Türk Köylüsü”nü yazar:
“…..
İsrafil surunu urur
Mahlukat yerinde durur
Toprağın nabzı başlar
Onun nabızlarında vurmaya
Ne kendi nefsini korur
Ne düşmanını kayırır
Dağları yırtıp ayırır
Kayalar kesip yol eyler ab-ı hayat akıtmaya”(s.14)
Fuat Köprülü de şöyle der:
”Türk zevkinin hususi dehasını birleştiren basit coşkulu ümmi bir derviştir.” Ama bu ümmilik cahillik değildir. İslam bilimlerinin hepsini öğrenmiştir…” (s.17)
Oysa Abdülbaki Gölpınarlı Yunus’un iyi bir medrese eğitimi aldığını belirtir. “Arapça, Farsça bilir; Türk ortaçağının doruğundadır.” Der. (s.17).
Yunus, doğruluk, dürüstlük örneği bir insan; her varlık, her insan böyle olmalıdır duygu düşüncelerini taşır, yaşama uygular… Tekkeye taşıdığı odunların bile eğri büğrü olmasını istemez, kalem gibi odunları getirir tekkeye.
Şeyhinin kızına aşık olduğunu yayar müritler…bu dedikodulardan kurtulmak için evlenir şeyhinin kızıyla; ordan öteye gidilmez, Kur’an okurlar…(s.24)
Yunus’un şiirleri rahatsız eder Molla Kasım’ı. Onun için kendine dönük şöyle der Yunus:
“Aşık Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme/ Seni sığaya çeken bir Molla kasım gelir.” (s. 25)
Keşke; o Molla Kasım doğruları değil de eğrileri sığaya çekebilse?...
Kim bilir, belki de yeri olmayacak bu dünyada eğrilerin…
Yunus, nefsi yok etmek, kaldırmak için şöyle söyler:
Dünya fanidir, kalıcı değildir, yalandır, tuzaktır, şarap gibidir, önce lezzet verir, sonra çarpar; bu nedenle dünya zevkine dalmayacaksın”
Böyle yapacaksın gerçek mutluluğa ereceksin; (s.35)
Örnek bir alıntı:
“Miskinem anam yetimi yudum şöyle meyyitimi (ölüm)
Öldürem nefsim itini gelmesin koman gerekmez
Her kim nefsine kalırsa Müslüman değil ölürse
Hayretsin benden bilirse eğlenmen zaman gerekmez”… (s.37)
Bu anlayış Taptuk Emre’nin dergahına varana dek sürer. (s.38)
O dönemde birçok olaylar olmuş, Veba salgını, kıtlık, cüzzam salgını, suların zehirlenmesi, savaşların olması sayısız ölümleri oluşturmuştur.
Moğol saldırısı da ayrıca büyük bir olay. Onun saldırısıyla ölümler yıkımlar çok olmuştur.
Bu çıkmaz içinde; ayaklanmalar, baş kaldırmalar yaşanmış… Önüne geçilememiş bile(!).
Türkçe’den başka dil konuşuluyor, Türkçe değil devletin, uyruğun dili; karma karış gidiyor…
Karamanoğlu Mehmet Bey buyruk yayınlamış; şöyle demiş. “Bugünden sonra divanda, dergahta, bergahta, mescitte … Türkçeden başka dil konuşulmaya…”
Bu sıra Yunus 37 yaşındadır, onun dili Türkçedir...
O günlerde Tebrizi Şems ( Tebrizli Şems) gelir Mevlana ile yedi gün halvet(3) olurlar.
Mevlana’da, çok değişiklikler olur; kapılarını kötü kadınlara açar. Bu sırada Şems öldürülür. (s.49)
Başkenti Konya olan Anadolu Selçuklu Devleti zayıflıyor, dağılmaya başlıyor; küçük küçük beylikler kuruluyor. (s.50)
Yunus, Taptuk’un tekkesinde pişiyor, olgunlaşıyor, odunun bile doğru olmasına özen gösteriyor. Eğri odun giremiyor tekkeye.
“Cümle alem birdir bize/ düşmanımız kindir bizim” diyor. (s.52)
Taptuk’un tekkesi Sakarya Irmağının üzerinde kurulan Sarıyer Barajı’na çok yakın Nallıhan’a bağlı Emre Köyü’ndedir. Taptuk’un gömütü buradadır.
Yunus, dervişliği şöyle betimliyor:
“Her kime ki dervişlik bağışlana/ Kıl(ı)bı gide pâk ola, gümüşlene” (s.53) Şöyle sürdürüyor: Tekkeye gelenlere, semaha duranlara “Gene aşk elçisi geldi meydanımız doldu, dört yanımız seyir yeri oldu. Gene içki kadehleri dizildi; canlar içip esrük (serhoş) oldu. Evin içi aşk ile doldu. Hiçbir perişanlığımız kalmadı.” (s.55)
Semaha katılanlar ne olursa olsun eşit görülürler.
Kırklar meclisine yer veriliyor: Bu mecliste olanlar birdir. Ayrı gayrı yoktur. Biri ne davranışta bulunursa diğerleri de aynı davranışta bulunur. Peygamber meclisi ziyaret ediyor; bir üzüm tanesi veriliyor, bunu bize dağıt deniliyor. Bir tek tane üzüm nasıl dağıtılacak? Düşünüyor! Cebrail geliyor, su iste, kap iste, üzüm tanesini ez, şerbet et dağıt diyor. Peygamber de öyle yapıyor. Üzüm suyunu içen kırklar esrük oluyor, semaha duruyor. Tanrıyla olan bağları güçleniyor.
Şöyle söyler Yunus:
“Canlar feda yoluna bu can kayusu değil/ Sen can gereksin bana cihan kayusu değil// Canlar içinde cansın sen bir ab-ı hayvansın/ Bize din ü imansın iman kayusu değil” …(s.63)
Yunus Türkmenlerin konuştuğu dili kullanır, geliştirir. Gür bir ırmak konumuna getirir. Dünyayı değirmene benzetir, şöyle der:
“Bu dünyanın misâli bir değirmene benzer/ Gaflet onun sepeti bu halk anda üğünür// Bu alem bir oluktur halk varlığı çark eli/ Çarhı çarha benzetmiş şükür ol benzetene”…(s.75)
O yıllarda dervişler zenginler sınıfından ayrılmak, seçik olmak, belli olmak için kaba kumaştan giyinirlerdi. Bu kumaşlara “suf” adı verilirdi. Bu yüzden dervişlere “Sofi, sofu” denilmiştir!
“Hakikkat”!
“Hakikkat” aşamasında insan içinde dışında artık kötülük kalmayacak. Yokluktan, karanlıktan gelen her şey erip yok olacak sadece tanrı nitelikleri kalacak, böylece insan tanrılaşacak “Enel Hakk”a ulaşacak; ben tanrıyım diyecek…” (s.83)
Bunu Yunus şiir dilinde şöyle söyler:
“Aslında âşık u maşûk aşk bir/ Bu birden gerçi ki yüz bin göründü/ Yunus aydur hiç şek değil o benvenem/ Ben olvenem (O benim, ben o yum) / Ben ne der isem dost tutar, dost dediğin ben tutaram”… (s.83)
Yunus; Anadolu halkının hem gerçeğini, hem ülküsünü kendi çağının atılgan, en savaşkan dili ile söylemiştir. Onun dost kavramında yalnız Tasavvufun mutlak güzelliğini, soyut sevgilisini değil, halkın bütün özlemlerini buluruz.”…(s. 88)
Paraya, pula önem vermez, şiirleri bir Selçuk halısı göbeğine işlenmiş gibidir. Aşk, onun için bir dünya görüşüdür. Yüreği temiz olarak, halka yukarıdan bakmayacak, fodulluk edip bilgiçlik taslamayacak, barıştırıcı olacak. (s. 99)
Kitaplarda 203 şiir yer almaktadır.
Onlardan iki örnek sunalım:
“YÜRÜYEM
Ey dost aşkın denizine / Girem gark olam yürüyem/ İki cihan meydan ola/ devranım sürem yürüyem// Girem denize gark olam/ Ne elif ne mim dal olam/ Dost bağında bülbül olam/ Güllerin derem yürüyem// Bülbül olubanı ötem/ Gönül olam ceset tutam/ Başımı elime alıp/ Yoluna verem yürüyem// Bülbül olubanı gidem / Nice gönülleri güdem/ Yüzüm aşk ile dem bedem/ Toprağa sürem yürüyem// Şükür gördüm didârını/ İçtim visâlin yârını/ Bu benlik senlik şarını/ Terkini vuram yürüyem// Yunus’tur aşk avâresi/ Biçâreler biçâresi/ Sendedir derdim çaresi/ Dermanım soram yürüyem”
(İkinci cilt, s.95)
“BEYLER AZDI YOLUNDAN
Miskin âdem oğlanı/ Nefse zebun olmuştur/ Hayvan canavar gibi/ Otlamağa durmuştur// Hergiz ölümün sanmaz/ Ölesi günü anmaz/ Bu dünyadan usanmaz/ Gaflet önün almıştır// Oğlanlar öğüt almaz/ Yiğitler tövbe kılmaz/ Kocalar taat kılmaz/ Sarp rüzigar olmuştur// Beyler azdı yolundan/ Bilmez yoksul halinden/ Nefs gölüne dalmıştır// Yunus sözü âlimden/ Korka duran ölümden/ Cümle doğan ölmüştür”
(Üçüncü cilt, s.57)
Mayıs 2026, Adana
DİPNOT:
(*) YUNUS EMRE, İlhan Başgöz, üç cilt (144+144+160=448 sayfa), Cumhuriyet Kitap yayını, 1999-İstanbul
(1).Sarıköy: Ekişehir ili, M Mihalıççık ilçesine bağlı bir köydür.
(2).Şah İsmail:Safefi Devletinin ve tarikatının kurucusu, Avşar Türklerinden, Şah Hatayi mahlasını kullanan şair devlet adamıdır.
(3).Halvet, yalnız kalmak, biriyle birlikte olmak.