#diyabet

İLKHABER-Gazetesi - diyabet haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, diyabet haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Zayıflatan mucize mi, gizli tehlike mi? Diyabet ilaçları tartışma yarattı Haber

Zayıflatan mucize mi, gizli tehlike mi? Diyabet ilaçları tartışma yarattı

Tip 2 diyabet tedavisinde kullanılan ve etken maddesi semaglutid olan Ozempic ile benzer etki mekanizmasına sahip Mounjaro ve Wegovy, son dönemde hem diyabet tedavisinde hem de kilo kontrolü amacıyla gündemde yer alıyor. GLP-1 hormonu etkisini taklit eden bu ilaçlar, pankreastan insülin salınımını artırırken karaciğerde glukoz üretimini azaltıyor ve mide boşalmasını yavaşlatıyor. Bu etki mekanizması sayesinde kan şekeri kontrolü sağlanırken iştah azalması ve tokluk süresinin uzamasıyla birlikte kilo kaybı da görülebiliyor. Söz konusu ilaçlar özellikle Tip 2 diyabet hastalarında uzun süreli tedavi amacıyla reçete ediliyor. Tedavi genellikle düşük dozla başlatılıyor ve hastanın toleransına göre doz kademeli olarak artırılıyor. Ancak son dönemde sosyal medya ve dijital mecralardaki paylaşımlar, diyabet hastası olmayan kişiler arasında da kullanım talebini artırmış durumda. Klinik çalışmalar, semaglutid içeren tedavilerin diyabet hastalarında etkili ve genel olarak güvenli olduğunu ortaya koysa da, kullanım sürecinde bazı yan etkiler görülebiliyor. En yaygın yan etkiler arasında bulantı, kusma, ishal ve kabızlık gibi sindirim sistemi şikayetleri yer alıyor. Bu etkiler çoğunlukla tedavinin başlangıç döneminde ortaya çıkarken, doz artışıyla birlikte zaman içinde azalabiliyor. Daha nadir ancak ciddi yan etkiler arasında pankreas iltihabı (pankreatit), safra kesesi hastalıkları ve böbrek fonksiyonlarında bozulma bulunuyor. Ayrıca hayvan deneylerinde tiroit bezine ilişkin riskler gözlemlendiği için bazı tiroit hastalığı bulunan kişilerde kullanımın sınırlandırıldığı belirtiliyor. Uzmanlar, hızlı kilo kaybına bağlı kas kütlesinde azalma ve ilacın bırakılması sonrası yeniden kilo alma riskine de dikkat çekiyor. Bu nedenle bu ilaçların tıbbi gereklilik olmadan ve doktor kontrolü dışında kullanılmaması gerektiği vurgulanıyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), obezitenin kronik bir hastalık olarak ele alınması gerektiğini belirterek GLP-1 grubu ilaçların kullanımına ilişkin yeni kılavuz yayımladı. Kılavuzda, bu tedavilerin tek başına yeterli olmadığı, sağlıklı beslenme, fiziksel aktivite ve uzman desteğiyle birlikte uygulanması gerektiği ifade edildi. Ayrıca uzun vadeli güvenlik verilerinin henüz sınırlı olduğuna dikkat çekildi. Öte yandan ilaçlara yönelik küresel talebin artması fiyat tartışmalarını da beraberinde getiriyor. Özellikle ABD ve bazı ülkelerde yüksek maliyetler erişimi zorlaştırırken, bazı pazarlarda jenerik versiyonların geliştirilmesiyle fiyatların düşmesi bekleniyor.

Obezite cerrahisi düşünenler dikkat! Kiloların kalıcı olması bu 4 kurala bağlı Haber

Obezite cerrahisi düşünenler dikkat! Kiloların kalıcı olması bu 4 kurala bağlı

Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Ali Kaan Şanal, obezite cerrahisi sonrasında verilen kiloların kalıcı olup olmayacağının büyük ölçüde hastanın ameliyat sonrasındaki yaşam tarzına bağlı olduğunu belirterek, "Cerrahi müdahale mide hacmini küçülterek veya emilimi azaltarak önemli bir avantaj sağlasa da bu avantajın sürdürülebilir olması için hastanın bu süreçte istekli ve aktif rol alması gerekir" dedi. Günümüzde obezite, yalnızca bireysel bir sağlık sorunu olmanın ötesine geçerek dünya genelinde hızla yayılan ciddi bir halk sağlığı problemi haline gelmiş durumda. Obezite, artık tüm yaş gruplarını etkileyen yaygın bir sağlık tehdidi olarak karşımıza çıkıyor. Obezitenin, bireylerin yaşam kalitesini düşürdüğünü ve hatta erken ölümlere zemin hazırladığını belirten Medline Adana Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Ali Kaan Şanal, "Obezite cerrahisi, ileri derecede kilo problemi yaşayan bireylerde, kilo kaybını sağlamak ve obeziteye bağlı hastalıkların riskini azaltmak amacıyla uygulanan bir yöntemdir. Ancak, verilen kiloların kalıcı olması, hastaların da bu sürece aktif ve olumlu bir şekilde katılımı ile mümkündür" diyerek obezite cerrahisi hakkında bilgiler verdi. Obezite hastalıklara kapı aralıyor Op. Dr. Şanal, obezite başta tip 2 diyabet, hipertansiyon ve kalp-damar hastalıkları olmak üzere birçok kronik hastalığın gelişiminde önemli bir risk faktörü olduğunu belirterek, "Bununla birlikte kas-iskelet sistemi sorunları, solunum problemleri ve bazı kanser türleri ile de doğrudan ilişkilendirilmektedir. Bu nedenle obezite, önüne geçilmesi gereken ciddi ve küresel bir sağlık sorunudur. Obezite cerrahisinde kullanılan yöntemler; mide hacmini küçülterek besin alımını kısıtlamayı, bağırsakların bir bölümünü devre dışı bırakarak emilimi azaltmayı ya da her iki etkiyi birlikte oluşturarak kalıcı kilo kaybı sağlamayı hedefler. Bu yönüyle obezite cerrahisi, düşünülenin aksine yalnızca estetik bir müdahale olmayıp, hastanın yaşam süresi ve kalitesini artıran önemli bir sağlık uygulamasıdır" dedi. Her birey için uygun olmayabilir Obezite cerrahisi her kilolu birey için uygun bir yöntem olmadığından hasta seçiminin büyük önem taşıdığını kaydeden Şanal, "Genel olarak vücut kitle indeksi (VKİ) 35 ve üzeri olan ya da VKİ 30’un üzerinde olup obeziteye bağlı ek hastalıkları bulunan bireyler bu tedavi için aday kabul edilir. Bununla birlikte; daha önce diyet, egzersiz ve medikal tedavi yöntemlerinden yeterli sonuç alamamış olmak, ameliyata engel teşkil edecek ciddi bir sağlık sorununun bulunmaması ve hastanın ameliyat sonrası yaşam tarzı değişikliklerine uyum sağlayabilecek durumda olması gerekmektedir. Tüm bu kriterler, multidisipliner bir ekip tarafından detaylı şekilde değerlendirilerek kişiye en uygun tedavi planı belirlenir" diye konuştu. Cerrahiden sonrası da önemli Obezite cerrahisinin sonrasında tamamen risksiz bir süreçten söz etmenin mümkün olmadığını kaydeden Şanal, şunları söyledi: "Zamanla mide hacminde bir miktar genişleme yaşanabilir veya hastalar eski beslenme alışkanlıklarına geri dönebilir. Özellikle yüksek kalorili sıvı gıdaların tüketimi, sık ve kontrolsüz atıştırma gibi davranışlar yeniden kilo alımına zemin hazırlayacaktır. Bu nedenle cerrahi tedavi, tek başına bir çözüm değil; yaşam boyu devam etmesi gereken bir disiplinin ilk adımı olarak değerlendirilmelidir. Obezite cerrahisi sonrasında verilen kiloların kalıcı olup olmayacağı, büyük ölçüde hastanın ameliyat sonrasındaki yaşam tarzına bağlıdır. Cerrahi müdahale; mide hacmini küçülterek veya emilimi azaltarak önemli bir avantaj sağlasa da bu avantajın sürdürülebilir olması için hastanın bu süreçte istekli ve aktif rol alması gerekir. Uzman hekimlerin önerdiği kurallara uyulması, rutin doktor kontrollerinin aksatılmaması, diyetisyen tarafından hazırlanan beslenme programına sadık kalınması ve düzenli fiziksel aktivite yapılması durumunda elde edilen kilo kaybını uzun vadede korumak mümkündür."

Dünya genelindeki 537 milyon diyabet hastasının 12 milyonu Türkiye'de Haber

Dünya genelindeki 537 milyon diyabet hastasının 12 milyonu Türkiye'de

Diyabet, dünya genelinde yetişkin her 10 kişiden birini etkiliyor. Bu hastaların büyük bir kısmı, tip 2 diyabet olarak bilinen insülin direncine bağlı forma maruz kalıyor. Uzmanlar, sağlıksız beslenme, hareketsiz yaşam tarzı ve obezite oranlarının artmasının, bu durumu tetiklediğine dikkati çekiyor. Dünya genelindeki 537 milyon diyabet hastası sayısının, 2030 yılına kadar 700 milyona çıkması bekleniyor. Bu durumun sağlık sistemleri üzerinde büyük bir yük oluşturacağı için, önleyici tedbirlerin gerekliliği bir kez daha gündeme geliyor. Türkiye’de ise diyabet oranlarının son yıllarda hızla arttığına dikkati çeken uzmanlar, dünya genelindeki 537 milyon diyabet hastasının yaklaşık 12 milyonunun ülkemizde olduğunu belirtiyor. Bu rakamın büyük bir kısmının ise yaşam tarzı değişiklikleri ve düzensiz beslenmenin bir sonucu olarak ortaya çıktığı vurgulanıyor. Diyabetin hızla artan bir halk sağlığı sorunu olduğunu dile getiren Prof. Dr. Ferit Kerim Küçükler ise diyabetin en yaygın risk faktörlerinin obezite, hipertansiyon, genetik yatkınlık, sigara, hareketsiz yaşam, polikistik over sendromu ve uykusuzluk olduğunu söyledi. Prof. Küçükler, diyabetin kan damarlarına ve sinirlere zarar vererek vücuttaki birçok organ sistemini olumsuz etkilediğine dikkati çekerek, şunları kaydetti: "Diyabetli bireylerde kalp hastalığı ve inme riski oldukça yüksek. Bununla birlikte böbrek hastalıkları, ‘diyabetik retinopati’ olarak adlandırılan ve görme kaybına yol açabilen göz hastalığı, sinir hasarları gibi ciddi sağlık sorunları da diyabetin yaygın komplikasyonları arasında yer alıyor. Diyabetin kontrol altına alınmaması, ayaklarda yara, enfeksiyon ve daha ileri vakalarda da uzuv kaybına kadar gidebilecek ciddi bir tabloya neden olabiliyor. Diyabetin önlenmesi ve yavaşlatılması ise mümkün. Bu noktada ilaçlardan ziyade yaşam tarzında yapılacak kalıcı değişiklikler esas. Akdeniz tipi beslenme, sağlıklı bir yaşam için en uygun beslenme modeli. Düzenli fiziksel aktivite, kan şekerinin dengelenmesine ve diyabet riskinin azaltılmasına katkı sağlar. Diyabetli hastaların yaşam boyu sağlıklı bir diyet programı sürdürmeleri, hem kan şekeri yönetiminde hem de diyabetin komplikasyonlarının önlenmesinde kritik öneme sahip."

Gazella Turizm diyabetli 30  çocuğa sürekli şeker ölçüm sensörü bağışladı Haber

Gazella Turizm diyabetli 30 çocuğa sürekli şeker ölçüm sensörü bağışladı

Gazella Turizm, toplumsal sorumluluk projeleri kapsamında önemli bir adım attı. Şirket, Marmara Çocuk Endokrinolojisi ve Diyabet Derneği ile işbirliği yaparak, maddi açıdan dezavantajlı 30 diyabetli çocuğa bir yıllık sürekli şeker ölçüm sensörü bağışında bulundu. Bu sensörler, çocukların şeker düzeylerini acısız bir şekilde takip ederken, ebeveynlerin ve sağlık profesyonellerinin de anlık izlemelerine olanak tanıyor. Marmara Çocuk Endokrinolojisi ve Diyabet Derneği Başkanı Prof. Dr. Abdullah Bereket, bu bağışın çocukların yaşam kalitesini artırdığını ve diyabet yönetimini önemli ölçüde kolaylaştırdığını vurguladı. “Kan şekerini sürekli izlemek hem çocukta hem de anne-babada diyabet yönetim becerisinin de daha hızlı gelişmesini sağlıyor”   Konuyla ilgili değerlendirmede bulunan ve projenin liderliğini yürüten Marmara Çocuk Endokrinolojisi ve Diyabet Derneği Başkanı Prof. Dr. Abdullah Bereket konu hakkında şunları söyledi : “Halihazırda diyabetli çocukların şeker ölçümleri parmak uçlarını delerek yapılmakta. Bu da ağrılı bir işlem olduğu için çocuklar kan şekerlerini ölçmek istemiyorlar. Sık kan şekeri ölçümü yapılmayan bir çocukta ise diyabeti iyi bir şekilde dengelemek oldukça güç. Oysa glikoz sensörü kullandığımızda sensör her 5 dakikada bir sürekli cilt içi sıvıdan şeker ölçümü yapıp (toplamda günde 288 kez) şekerin gün içindeki seyrini tüm ayrıntılarıyla görmemize ve tedaviyi daha başarılı yapabilmemize imkân sağlıyor. Ayrıca sensörler o anki kan şekeri değerini göstermenin yanı sıra şekerin hangi hızda seyrettiğini de ekrandaki oklarla gösteriyor. Yani 30 dakika sonra tahminen şekerinizin kaç olacağını öngörebiliyorsunuz ve ona göre önlem alabiliyorsunuz. Hepsinden önemlisi şeker belli düzeyin altına düştüğünde veya üstüne çıktığında alarm vererek sizi uyarıyor. Bu özellik sayesinde anne-babalar ‘acaba uykuda çocuğumun kan şekeri düşer mi' endişesi olmadan rahat uyku uyuyabiliyor ve çocuklarının şekerini ölçmek için uykuda parmaklarına iğne batırmak zorunda kalmıyorlar. Kan şekerini sürekli izlemek hem çocukta hem de anne-babada diyabet yönetim becerisinin de daha hızlı gelişmesini sağlıyor.” “Bunlar hem diyabetli çocuğun ve ebeveynlerinin yaşam kalitesini artırıyor” Prof. Dr. Abdullah Bereket, “Bu sayede ne yerse şeker hızla yükseliyor ya da çocuğun yediği yiyecek için kaç ünite insülin yapması gerektiğini daha çabuk öğreniyorlar. Bütün bunlar hem diyabetli çocuğun ve ebeveynlerinin yaşam kalitesini artırıyor hem de daha iyi şeker dengesi o çocukta uzun vadedeki olası diyabet komplikasyonlarını önlüyor. O bakımdan sensör, tüm Tip-1 diyabetliler için tedavinin vazgeçilmez bir unsurudur. Ancak ülkemizde maalesef Sosyal Güvenlik Kurumu sensörleri karşılamıyor. Bu nedenle sadece maddi durumu iyi olanlar bu teknolojiden yararlanabiliyorlar.  O bakımdan  Gazella Turizm'in yaptığı sensör bağışı bizim için çok anlamlı ve değerli. 20 çocuğumuz İstanbul'da, 10 çocuğumuz da deprem bölgemiz Hatay'da sensörlerini kullanmaya başladılar. Dileğimiz bu imkândan faydalanamayan çocuk kalmaması” diye ifade etti.

Diyabet hastaları nasıl oruç tutmalı uzmanı açıkladı Haber

Diyabet hastaları nasıl oruç tutmalı uzmanı açıkladı

Medical Park Mersin Hastanesi'nden Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Leyla Batmaz, şeker hastalığının, sıklığı günden güne artan bir halk sağlığı sorunu olduğunu belirtti. Diyabet tedavisinde medikal tedavinin yanı sıra sağlıklı beslenme ve düzenli egzersizin olduğu sağlıklı yaşam tarzının önem taşıdığını vurgulayan Batmaz, "Ramazan ayında insanların beslenme düzeni, uyku düzeni, sirkadiyen ritmi değişmektedir. Oruç tutarken uzun saatler aç ve susuz kalmanın yanında yüksek glisemik indeksli karbonhidrat içeriği fazla olan besinlerin olduğu sahur ve iftar yemekleri dikkati çekmektedir. Bireyler özellikle iftarda oruçlarını açtıklarında normalden daha büyük porsiyonlar tüketme eğilimindedir. Bu da hastaların şeker düzeylerinde yükselmelere neden olmaktadır" dedi. "Hastanın oruç tutmasının uygun olup olmadığı değerlendirilmeli" Diyabetik bireylerin oruç tutarken ani kan şekeri düşmeleri, kan şekeri yükselmeleri, şeker koması, tansiyon düşüklüğü, vücutta sıvı kayıpları ve pıhtılaşma bozuklukları gibi risklerle karşılaşabileceğini belirten Uzm. Dr. Batmaz, bu riskleri azaltmak için şeker hastalarının mutlaka doktor kontrolünün yapılması ve tedavisinin düzenlenmesi gerektiğini ifade etti. Batmaz, "Hastanın oruç tutmasının uygun olup olmadığı değerlendirilmeli, risk grubu belirlenmelidir. Düşük ve orta riskli hastalar, riskler anlatılarak ve tedavi düzenlemesi yapılarak yakın takip ile oruç tutabilir" diye konuştu. "Hasta gün içinde en az 3 kez kan şekeri ölçümü yapmalıdır" Sağlıklı ve dengeli beslenme ile yaşanabilecek olumsuzlukların engellenebileceğini dile getiren Batmaz, oruç tutarken beslenmede dikkat edilmesi gereken hususların diğer zamanlardan farklı olmadığına dikkat çekerek, "Günlük kalorinin yaklaşık olarak yüzde 40-50’si karbonhidratlardan, yüzde 30-35’i yağlardan, yüzde 20-30’u proteinlerden alınmalı. Günlük alınan kalorin öğünlere bölündüğünde ise yüzde 30-40’ı sahura, yüzde 40-50’si iftar, yüzde 20-30’u iftar sonrası atıştırma ve meyve öğününe ayrılmalıdır" ifadelerini kullandı. Aç kalma süresini azaltmak için sahurun mümkün olduğunca geç yenilmesini öneren Batmaz, şöyle konuştu: "İftar ve sahurda sıvı ihtiyacı için bol su, ayran, süt, maden suyu, şekersiz komposto tüketilmelidir. Hasta gün içinde en az 3 kez kan şekeri ölçümü yapmalıdır. Hipoglisemi riskini arttırmamak için yoğun egzersiz ve spor yapılmamalıdır. Şeker hastası birey eğer oruç tutuyorsa mutlaka yakın çevresinde birileri oruçlu olduğunu bilmelidir. Hipoglisemi durumuna karşı her zaman hastanın yanında şeker, meyve suyu, kuru üzüm ya da şekerli gıda bulunmalıdır."

Dr. Bilgin, Diyabetik retinopati hakkında bilgiler verdi Haber

Dr. Bilgin, Diyabetik retinopati hakkında bilgiler verdi

Gaziantep Özel Hatem Hastanesi Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Burak Bilgin, Diyabetik retinopati (şeker hastalığına bağlı göz bozuklukları) hakkında önemli bilgiler verdi. Dr. Bilgin, “Diyabete bağlı olarak kan şekeri seviyelerinin yükselmesi nedeniyle gözün arka tarafında yer alan retina tabakası ve onu besleyen kan damarlarında tahribatlar meydana gelir. Görme düzeyindeki azalma yavaş yavaş yıllar içinde gelişebileceği gibi, göz içi kanamalar sonrasında aniden görme kayıpları da yaşanabilir” dedi. Diyabet hastalarının kan şekeri seviyelerinin olması gerekenden yüksek seviyelere ulaşması ile damar yapısında tahribatlar meydana geldiğinin altını çizen Özel Hatem Hastanesi Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Burak Bilgin, “Dolayısıyla vücuttaki bütün damarlar bu durumdan etkilenirken, damar yoğunluğu çok fazla olan göz ve böbrek gibi hassas organlar bu durumdan çok daha fazla zarar görürler. Gözde retina tabakasının beslenmesini sağlayan küçük kan damarlarında hasarlar meydana gelmesi ile birlikte damar dışına sızıntı ve kanamalar başlar. Bu hasarlı ve işlev göremeyen kan damarlarını telafi etmek için yeni damar oluşumları başlar. Fakat bu yeni oluşan damarlar kanamaya ve sızdırmaya çok yatkın oldukları için bu durum yarardan çok, zarar ile sonuçlanır. Diyabet süresinin fazla olması, kan şekeri dalgalanmalarının fazla olması, beraberinde eşlik eden hipertansiyon veya yüksek kolesterol gibi rahatsızlıkların bulunması diyabetik retinopati gelişimi açısından yüksek risk oluşturur. Diyabetik retinopati tanısı düzenli yapılan göz muayeneleri ile rahatlıkla konulabilir. Göz hekimi gözün retina tabakasını inceleyerek buradaki tahribatları ve etkilenmeleri görebilir. Diyabetik retinopati tanısının erken konulması, gerekli önlemlerin alınması ve erken tedavi şansını getirir. Gerekli ve doğru müdahaleler ile hasar durdurulabilir ve körlük önlenebilir. Diyabetik retinopatinin erken evrelerinde sadece takip yeterli olmaktadır. Herhangi bir müdahale önerilmez. İlk değişikliklerin farkedilmesi ile birlikte, ciddi önlemler alınarak, bu dönemde hastanın kan şekeri düzenlemesi ve diyet planlanması yapılır” ifadelerine yer verdi. Diyabetik retinopatinin tedavisi hakkında bilgiler veren Doç. Dr. Burak Bilgin, “Tedavide göz içine enjeksiyon uygulamaları, retina tabakasına lazer uygulamaları yapılabilir. Çok ilerlemiş ve ciddi görme kaybı olan hastalarda vitreo-retinal cerrahi müdahaleleri yapılabilir. Diyabetik retinopati körlük ile sonuçlanabilen, ciddi bir göz hastalığıdır. Erken tanı ve müdahaleler ile diyabetik retinopati başarılı bir şekilde yönetilebilir” şeklinde konuştu.

Türkiye’de 9 milyon diyabet hastası bulunuyor Haber

Türkiye’de 9 milyon diyabet hastası bulunuyor

Endokrinoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Emre Bozkırlı, Türkiye’de nüfusun yüzde 14’ünde rastlanan diyabetin görme kaybı, felç, kalp krizi ve uzuv kaybına yol açabileceğini belirterek, erken tanının önemini vurguladı. Prof. Dr. Bozkırlı, yaygın kanının aksine diyabet hastalarının yemeyip içmemesi değil, hastalıklarına uygun şekilde beslenmeleri gerektiğine dikkat çekti. Acıbadem Adana Hastanesi Endokrinoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Emre Bozkırlı, diyabet, halk arasındaki adıyla şeker hastalığını “Pankreasın vücut için yeterli miktarda insülin üretememesi ya da ürettiği insülinin vücut tarafından etkili bir şekilde kullanılamaması sonucunda ortaya çıkan, yüksek kan şekeri ile seyreden, kronik ve ilerleyici bir hastalık” olarak tanımladı. Prof. Dr. Bozkırlı, diyabetin yaşam boyu sürmesi ve başta gözler, böbrekler, kalp-damar sistemi gibi hayati organlarda neden olabildiği kalıcı hasarlar nedeniyle hastanın yanı sıra ailesini, çevresini ve hatta ülkesini etkileyebilen ciddi bir halk sağlığı problemi olduğunu ifade etti. Bozkırlı, Türkiye’de nüfusun yüzde 14’ünü oluşturan 9 milyon kişiyi etkileyen diyabetin yeme-içme ve hareket alışkanlıklarındaki değişime bağlı olarak giderek artmasının öngörüldüğünü belirtti. Hastalığın temel belirtilerini halsizlik, yorgunluk hissi, ağız kuruluğu, çok su içme, çok idrara çıkma, hızlı ve istemsiz kilo kaybı, bulanık görme, ayaklarda yanma, batma, uyuşma ve karıncalanma şeklinde rahatsızlık hissi, yaraların normalden daha geç iyileşmesi, cinsel işlev bozuklukları, ciltte kuruluk ve kaşıntı olarak sıralayan Prof. Dr. Bozkırlı, “Hastalık ne kadar erken tespit edilirse bu hasarlar o düzeyde önlenebilmekte, tanıda ne kadar geç kalınırsa vücutta o kadar fazla kalıcı hasara neden olmaktadır” dedi. “Tanı sırasında şikayet görülmeyebilir” Prof. Dr. Bozkırlı, özellikle erişkinlerde görülen diyabet türü olarak bilinen Tip 2 Diyabet’in kilo fazlalığı ile paralel seyrettiğini, obez olan veya kilo fazlalığı bulunan, bel çevresi kalınlığı kadınlarda 80 cm, erkeklerde 90 cm üzerinde olan bireyler, doymuş yağlardan, karbonhidratlardan zengin ve posa miktarı düşük beslenme alışkanlığı olanlar, hareketsiz yaşam tarzı olan, birinci dereceden akrabalarında diyabet öyküsü bulunanlar, dört kilogram üzerinde iri bebek doğurma öyküsü olan veya gebelik şekeri tanısı almış kadınlar, yüksek tansiyon, kan yağlarında yükseklik veya aterosklerotik damar hastalığı bulunan hastalar, daha önce açlık şekeri sınırda yüksek bulunmuş (100-125 mg/dL) kişiler, polikistik over sendromu öyküsü olan kadınlar ve başta kortizonlu ilaçlar gibi bir takım ilaçları kullanan hastaların diyabet gelişimi yönünden yüksek risk altında olduğunu anlattı. Hastaların bir kısmında tanı anında hiçbir şikayet görülmediğine dikkat çeken Bozkırlı, bu nedenle yüksek risk grubunda bulunan kişilerin düzenli kan şekeri kontrollerini yaptırmaları gerektiğini söyledi. “Görme kaybı, felç, kalp krizi ve uzuv kaybına yol açabilir” Prof. Dr. Bozkırlı, kan şekeri yüksek seyreden hastalarda göz dibindeki damarlarda kanamaya bağlı görme kaybı, beyni besleyen atardamarlarda tıkanıklık sonucu felçlik durumu, kalbi besleyen koroner damarlarda tıkanıklık zemininde kalp krizi, böbreklerde etkilenmeye bağlı olarak böbrek yetmezliği gelişimi, diyaliz ihtiyacı ve ayaklarda uzuv kaybına neden olabilecek ciddiyette yaralar görülebildiğini dile getirdi. Bozkırlı, bütün bu durumların olmadan önlenebilmesi ve olmuş hastalarda tedavisinin sağlanabilmesi için temel şartın bu konuda deneyimli bir hekimin kontrolünde kan şekeri kontrolü olduğunu sözlerine ekledi. Tedavinin temelinde toplumda farkındalık oluşturulması ve hastaların diyabet konusunda eğitiminin yer aldığını vurgulayan Prof. Dr. Bozkırlı, tedavinin olmazsa olmazlarının hastalığa uygun şekilde "sağlıklı beslenme ve düzenli egzersiz alışkanlığının kazanılması” gibi yaşam tarzı değişiklikleri olduğunu söyledi. “Tedavi kişiye özel olmalıdır” Halk arasındaki yaygın kanının aksine diyabet hastalarının yemeyip içmemesi değil, hastalıklarına uygun şekilde beslenmelerinin önemli olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Bozkırlı şunları ifade etti: “Bunların haricinde hastanın özelliklerine uygun olarak hap tedavileri ve enjeksiyon şeklinde uygulanan tedaviler bulunmaktadır. İlaç tedavilerinin en önemli özelliklerinden biri tedavinin hastaya özgü olması zorunluluğudur. Tüm hastalara doktor kontrolünde yaşı, cinsiyeti, eşlik eden hastalıkları, böbrek, karaciğer fonksiyonlarının durumu gibi birçok faktör göz önünde bulundurularak ‘kişiye özel’ bir tedavi düzenlenmelidir. Diyabet bir ‘düzenli kontrol hastalığı’ olup, hastaların düzenli kan şekeri kontrolleri yapılmalı ve hastalar düzenli olarak muhtemel organ etkilenmeleri yönünden değerlendirilmelidir. Erken tanı almış, organ hasarları gelişmemiş, düzenli kontrolleri yapılan ve kan şekerleri kontrol altında seyreden hastalarda sonuçlar yüz güldürücüdür.”

Diyabet, geri dönüşü olmayan organ hasarlarına yol açabiliyor Haber

Diyabet, geri dönüşü olmayan organ hasarlarına yol açabiliyor

İSTANBUL (AA) - Bayındır İçerenköy Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Ferit Kerim Küçükler, diyabet hastalığının sadece kan şekeri yüksekliği anlamına gelmediğini, damar sistemine ciddi hasarlar verebildiği için tüm organları etkileyebildiğini bildirdi.Bayındır Sağlık Grubu'ndan yapılan açıklamaya göre, diyabet hastalığı, pankreasın yeterli miktarda insülin üretememesi veya ürettiği insülinin vücut tarafından etkili bir şekilde kullanılamaması sonucunda ortaya çıkıyor. Yüksek kan şekeri ile seyreden bir hastalık olan diyabet hastalığı, kandaki şekerin hücrelere girememesi neticesinde hastanın kan şekeri seviyesinin yükselmesine neden oluyor. Açıklamada görüşlerine yer verilen Bayındır İçerenköy Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Ferit Kerim Küçükler, diyabet hastalarının yüzde 84,1'inin (451 milyon) tip 2 diyabet, yüzde 13,7'sinin (71 milyon) tip 1 diyabet ve yüzde 2,2'sinin (12 milyon) hamilelikte ortaya çıkan diyabet hastası olduğunu belirtti.Tip 1 diyabetin bağışıklık sisteminin kendi pankreasına saldırması sonucu oluşan (otoimmün) bir hastalık olduğunu aktaran Küçükler, "Pankreasın insülin üreten hücreleri zarar gördüğü için yeterli insülin üretilemez. Tip 1 diyabet, genellikle çocukluk veya gençlik döneminde görülür. Tip 2 diyabet, en yaygın görülen diyabet türüdür. Obezite, hareketsiz yaşam tarzı, aile öyküsü ve bazı ilaçlar gibi risk faktörleri, tip 2 diyabet gelişme riskini artırır. Gebelik (gestasyonel), diyabet sadece gebelik döneminde ortaya çıkan şeker hastalığıdır. Bu kişilerde doğum sonrası şeker düzeyi normale gelse de ileri yaşlarda diyabet gelişme riski artar." açıklamasında bulundu.- "Diyabet hastalığı organlarda hasara neden olabilir"Diyabet hastalığının sadece kan şekeri yüksekliği anlamına gelmediğini, damar sistemine ciddi hasarlar verebildiği için tüm organları etkileyebildiğini aktaran Küçükler, "Diyabet tedavisinde amaç, kan şekeri seviyeleri kontrol altında tutulurken aynı zamanda oluşabilecek komplikasyon risklerini azaltmaktır. Komplikasyon oluşmuş olan hastaların takibi en iyi şekilde yapılmalıdır. Bu nedenle endokrinoloji ve metabolizma hastalıkları uzmanı, diyabet hemşiresi, diyabet diyetisyeni, diyabet psikoloğu, podolog, kardiyoloji uzmanı, göz sağlığı ve hastalıkları uzmanı, nöroloji uzmanı, üroloji uzmanı, psikiyatri uzmanı, nefroloji uzmanı, ortopedi uzmanı, plastik cerrahi uzmanı ve diş hekimi multidisipliner bakış açısı ile çalışmalıdır." değerlendirmesinde bulundu.Küçükler, diyabetli kişilerde kalp hastalığı ve inme riskinin yüksek olduğunu belirterek, şunları kaydetti:"Bu, diyabetin en ciddi ve en ölümcül komplikasyonlarından biridir. Diyabetik böbrek hastalığı, böbreklerin kandan atıkları filtreleme yeteneğini kaybetmesine neden olur. Diyabetik böbrek hastalığı, böbrek yetmezliğine ve diyaliz veya böbrek nakli ihtiyacına yol açabilir. Diyabetik retinopati, gözdeki sinirlerin ve damarların hasar görmesine neden olur. Diyabetik retinopati, görme kaybına veya körlüğe yol açabilir. Diyabetik nöropati, vücudun çeşitli bölgelerinde sinir hasarına neden olur. Diyabetik nöropati, ayaklarda ve bacaklarda uyuşma, karıncalanma ve ağrıya neden olabilir. Ayrıca cinsel işlev bozukluğu ve sindirim sorunlarına yol açabilir. Diyabetik sinir hasarı ve kan dolaşımındaki bozulma, ayaklarda yara ve enfeksiyonlara yol açabilir. Diyabetik ayak, ayak ülserlerine, kangrene ve hatta organ kesilmesine kadar ilerleyebilir. Ayrıca diyabet; kronik karaciğer hastalığı, safra kesesi hastalığı, diş çürükleri, kemik erimesi ve depresyona da neden olabilir."Diyabet tedavisinin standart bir tedavi olmayıp her hastaya özgü olarak planlandığını işaret eden Küçükler, “Diyabet tedavisi, yaşam tarzı değişiklikleri ve ilaç tedavisinden oluşur. Diyabetli kişilerin diyet düzenlemeleri kısa süreli değil ömür boyu sürmelidir. Bu beslenme şekli ölçülü bir şekilde meyve, sebze, tam tahıllar ve yağsız protein gibi besinleri içermelidir. Yağ tüketiminde ise sadece zeytinyağı ve daha az miktarda tereyağı tercih edilmelidir. Şeker, şekerli ve tatlandırıcılı içeceklerden kaçınılmalıdır. Egzersiz de kan şekeri düzeylerini düşürmeye yardımcı olur. Diyabetli kişiler, haftada en az 150 dakika orta düzeyde veya 75 dakika şiddetli egzersiz yapmalıdır. Bazı diyabetli kişiler ise ilaç tedavisine ya da insülin tedavisine ihtiyaç duyar. Bu nedenle diyabetli hastaların, düzenli kan şekeri takipleri yapması, diyabet eğitimleri almaları ve doktor kontrolü altında olmaları gereklidir." ifadelerini kullandı.

Diyabetin kontrol altında tutulması göz sağlığı için de önemli Haber

Diyabetin kontrol altında tutulması göz sağlığı için de önemli

ANTALYA (AA) - AYŞE YILDIZ - Türk Oftalmoloji Derneği Tıbbi Retina Birimi Başkanı Prof. Dr. Nurten Ünlü, göz açısından sinsi hastalık olan diyabetin görme bozuklukları, erken yaşta katarakt başta olmak üzere birçok rahatsızlığa neden olabildiğini belirterek, göz sağlığı için de sağlıklı beslenme ve fiziksel aktiviteyi artırmanın önemli olduğunu bildirdi.Aynı zamanda Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi Öğretim Üyesi olan Ünlü, 57. Ulusal Oftalmoloji Kongresi için geldiği Antalya'da, AA muhabirine yaptığı değerlendirmede, 14 Kasım'ın Dünya Diyabet Günü olduğunu hatırlatarak, toplumun yüzde 15'inde diyabetin görüldüğünü söyledi.Diyabetin önemli toplumsal sağlık sorunu olduğunu dile getiren Ünlü, Türkiye'nin Avrupa'daki en yüksek diyabet görülen ülke olduğunu ifade etti.Obezitenin artmasının, kötü beslenme ve fiziksel aktivitelerin azalmasının diyabeti artırdığına dikkati çeken Ünlü, şunları söyledi:"Ülkemizde diyabet önemli bir sorun. Diyabet göz açısından sinsi bir hastalık, gözün önden arkaya pek çok yapısını etkiliyor. Erken yaşta katarakt yapıyor. Kontrolsüz diyabette hastanın gözlük dereceleri hızla değişebiliyor. Yüksek miyopiye gidiş olabilir. Hasta üç-dört ayda gözlüğünü değiştirme ihtiyacı duyuyorsa uyanık olup, şekerini kontrol etmek gerekiyor. Diyabet hiç bulgu vermeden gözde belirtiler yapabiliyor. Gözden diyabet tanısı bile koyabiliyoruz. Normal göz muayenesine geldiğinde gözünün arkasını büyütüp baktığımızda diyabete ait bulgular olup, hastaya 'senin şekerin var mı' dediğimizde hasta bunun farkında olmayabiliyor. Dahiliyeye yönlendirdiğimizde diyabet tanısı konulabiliyor. Sinsi olduğu için son aşamada görmeyi azaltmadan da bulgu verebiliyor."- "Tedavide önemli gelişmeler var"Diyabetten kaynaklı göz hastalıklarının tedavisinde önemli gelişmeler olduğuna işaret eden Ünlü, "Eskiden sadece lazer tedavileri yapılıyordu ve amaç mevcuttaki görmenin korunması şeklindeydi. Ama şimdi gözün içine enjeksiyon iğne tedavileri yapılıyor. Bunlarla görmeyi koruduğumuz gibi hatta artırdığımız, önemli bir hasta oranı var." diye konuştu.Ünlü, diyabetin bazen gözde kanamalar yapabildiğini dile getirerek, bu tür durumların tedavisinde cerrahi tekniklerin ilerlemesiyle oldukça başarılı sonuçlar aldıklarını vurguladı.Gözün arkasında diyabetik retinopati ve görme noktasında makula ödemi olduğunda görmenin ciddi şekilde azaldığını anlatan Ünlü, konuşmasını şöyle sürdürdü:"Makula ödemi yaptığında artık biz aktif olarak gözün içine enjeksiyon tedavileri yaparak, gerekirse beraberinde lazer tedavileriyle bu görme kayıplarını önleyebiliyoruz. Diyabetin iyi kontrol edilmesi çok önemli. Beraberinde hastanın hipertansiyonu olabilir, lipitleri yüksek olabilir. Onun da kontrolü yine çok önemli. Diyabet vücudumuzda böbreklerimizden, damarlarımıza, gözümüze, sinirlerimize kadar pek çok organı tutan bir hastalık. Onun için dikkatli olmalıyız. Göz sağlığı için sağlıklı beslenmek, diyetine uymak, dahiliye doktoruna düzenli gitmek, ilaçlarını ayarlamak, fiziksel aktivitesini iyi yapmak ve hiçbir şikayeti olmasa dahi mutlaka senede bir göz muayenesine gitmek gerekiyor."

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.